Hava Durumu
TR
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
TR
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

Değerlere Saygı

Yazının Giriş Tarihi: 20.04.2020 09:51
Yazının Güncellenme Tarihi: 20.04.2020 09:51

Antony Quin, Yoko Tani ve Peter O’Toole’ nun başrolünü paylaştıkları “The Savage Innocente” (Vahşi Masumlar) filmini hatırladınız mı?

Filmde İnuk ( Quin), Kanada tundrasında/kutup bozkırında yaşayan tipik bir avcı Eskimo idi; eşi ve yaşlı annesi ile birlikte, vahşi kar ayılarının yaşadığı karlarla kaplı bir bölgede sıkıştırılmış kar/buzdan yapılmış iglo (ya da İglu: İnuit dilinde "ev" anlamına gelir)’ da yaşamaktadırlar.

Filmin konusunu anlatmayacağım. Bir sahnede, evdeki yaşlı kadın, günlük hayata uyum sağlayamadığı için, İnuk tarafından vahşi hayvanların olduğu bir yere bırakılır/ terk edilir. Çaresiz yaşlı kadın da bu durumu sessizce kabullenir.

Unutamadığım bir sahneydi.  1963 yılında Kuleli Askeri Lisesi son sınıfında iken, Üsküdar’ daki Sunar sinemasında izlemiş, günlerce bu sahnenin etkisinden kurtulamamıştım.

Bu konuda çok etkilendiğim bir olayı da, 1993 yılında gazetede okudum. İngiltere’ de, Londra’ nın banliyölerinden birinde, evinde tek başına yaşayan yaşlı bir kadın, ölü olarak bulunmuş.  Annesinden haber alamayan Londra’ da yaşayan oğlu, yaşlı kadının bulunduğu semtteki polise telefonla annesini sormuş. Eve gelen polis, ısrarla çaldıkları kapı açılmayınca, çilingirle eve girmişler. Kadın, bir koltukta oturur vaziyetteymiş. Kadından geriye iskeleti ve üstünde eriyerek parçalanmış elbisesi varmış. Yapılan incelemede kadının iki sene önce öldüğü anlaşılmış.

Hiç kimse bu kadını merak edip, sorup soruşturmamış. Oğlu, altındaki arabasıyla annesini ziyaret etmeyi bile düşünmemiş. Ne komşuları, ne o yörenin belediyesi yalnız yaşayan bu kadını merak etmiş.

Ben bu durumdan oldukça etkilenmiştim, aklıma geldikçe de hâlâ ürperirim, inanın gözlerim yaşarır.

Arapları, Amerikalıları ya da örneğin Çinlileri bilmiyorum; Türkler atalarını/ büyüklerini önemser, kollar ve korurlar. Türk örf ve adetlerinde yaşlıları kaderlerine terk etmek, onları dışlamak yoktur. Ya da, bir zamanlar yoktu mu, demeliyim?

Örneğin, eskiden küçükler büyüklerin yanında ayak ayak üstüne atmaz, sigara içmez, büyüklerin sözleri üstüne konuşmaz; büyükler sofrada yemeğe başlamadan yemeğe başlamazlardı.

Köy kahvelerinde ya da kapalı bir mekânda içeri bir büyük girdiği zaman küçükler saygıyla ayağa kalkarlar, onlar “oturun” demeden oturmazlar; büyükleri rahatsız edecek şekilde yüksek sesle gülmez hatta konuşmazlardı.

Aile içi bir disiplin, bir mahalle disiplini, akrabalar içinde bile kendine özgü bir disiplin vardı.

Yine bir zamanlar, yani şimdilerde 65 yaş üstü diye küçümsenen yaş grubunun gençliğinde, her din ve mezhebe saygı, komşuya saygı vardı. Sizden- bizden olayı yoktu!

Gençler hatırlamaz ama eskiden köylerde/ kasabalarda gece gözüken tek ışık, hasta ve yaşlı beklenen evlerdi. Eskiden eli ayağı tutmayan yaşlı veya bir hasta asla kendi haline bırakılmazdı.

Günümüzde gençlerin küçümsediği o 65 yaş üstü insanlarımızın imkânları çok kısıtlıydı. Çoğunun hayatları boyunca bir oyuncağı bile olmamıştır. Örneğin benim de hiç oyuncağım olmadı. Erzincan’ da Atatürk İlkokulu 5’inci sınıfta, el işi dersinde, yumuşak bir ağaçtan bir at heykeli yaptım, atın kuyruğunu at kılından kesip yapıştırdım. Tek oyuncağım oydu ama onu da öğretmenimiz Kadri Bey, yılsonu sergisinde göstermek için aldı, o da elimden gitti. Günümüzde o okul bile yok!

Biz, okulda, günümüzdeki gibi parlak kuşe kâğıtlı defterler değil, sarı renkli ve mürekkebi dağıtan ucuz defterler kullanırdık. Öğretmenlerimiz pahalı defter almamızı istemezler ( zaten isteseler de alamazdık), kurşun kalemlerimizi çabuk bitmesin diye sık sık kalemtıraşla açmamızdan hoşlanmazlardı.

Eskiden aile büyükleri sadece bayramlarda değil, her zaman aranır, bir ihtiyaçları olup olmadığı sorulurdu. Bayramlarda aile büyükleri mutlaka ama mutlaka ziyaret edilirdi. Günümüzdeki gibi telefon kutlaması ya da  cep telefonuna genel/ toplu bir mesaj göndermekle yetinilmezdi.

Günümüzde bayram tatillerinde (!) her kez kendini ağırlatacak yer arıyor, ya da kimseyle görüşmemek için tatil yerlerine akın ediyor.

Köyde yaşayan bir tanıdığım anlatmıştı. Çok küçükken, evlerinde günlük işlerinde kullandıkları bir eşekleri varmış. Eşek yaşlanınca gözlerine perde inmiş ve artık günlük işlerde kullanılamaz olmuş. O zamanlar yaşlanan eşekler dağa kendi haline bırakılırmış. Tabi doğa kendi acımasız hükmünü vermekte gecikmezmiş.

Arkadaşım, babasına, “Baba, eşeğin gözleri kör oldu, sağa sola çarpmadan gidemiyor, artık onu dağa bırakma vakti geldi” demiş.

Babası ise arkadaşımın gözlerinin içine bakarak yanıtlamış, “Ne yani, ben de yaşlanıp elden ayaktan kesilince, beni de dağa mı bırakacaksınız?” 

Yeni bir eşek almışlar, babası her gün ahıra gider, eşekle konuşur, “Sen bugüne kadar bize hizmet ettin, bu evin yiyeceğini- içeceğini sırtında taşıdın. Şimdi sana bakma sırası ben de “ diyormuş. Bu durum eşek ölünceye kadar devam etmiş.

Tüm dünyayı saran bir virüs salgını nedeniyle, 65 yaş üstündeki insanlara yapılanları görünce birkaç satır yazmak istedim.

Sokağa çıkan bazı yaşlılara yapılan küçük düşürücü davranışları hep birlikte televizyonlarda izledik, izliyoruz.

Birkaç genç, son derece saygısızca, yoldan geçen yaşlı adamla alay ediyor, adamcağız hastaneden geliyormuş kimin umurunda, zorla yüzüne maske takıyorlar. Kimi otobüse alınmadığı için zorlukla yürüyor. Parkta oturan kimi yaşlının üzerine balkonlardan su dökülüyor. Kimi hadsizler de yoldan çevirdikleri yaşlı bir insanın başına gülerek hatta alay ederek kolonya döküyorlar.

“Sokağa çıkmayacaksınız”, dendi.

“Yaşlılar ve kronik rahatsızlığı olanlar, dirençleri daha zayıf oldukları için virüse daha çabuk yakalanırlar”, dendi.

Kabul! Bunun bir mantığı var.

Ancak,

Maaş bankaya yatmış, dışarı çıkıp alamıyorsun.

65 yaş üstüne zaten maske de verilmiyor.

Banka girişinde de kocaman bir yazı: “65 Yaş Üstüne Hizmet Vermiyoruz.”

65 yaş üstü bir tanıdığım, yüzüne maske takarak, bir bankaya gitmiş, sıraya girmiş, sıra kendine gelince görevliye hesabındaki paradan bir miktar çekeceğini söylemiş. Banka görevlisi, nüfus cüzdanına baktıktan sonra, “Yaş kriterine uymadığınız için sizin işleminizi yapamam” demiş.

65 yaş üstü, hastaneye gitmeye kalksa, sokağa çıkması yasak, çıksa da maskesi yok. Eee, ne olacak şimdi?

65 yaş üstü bir vatandaş, eşiyle birlikte kurallara titizlikle uyarken, evde bazı ihtiyaç malzemeleri kalmayınca, bir akşamüstü, etraf oldukça tenha iken, ağzına (televizyonda gösterildiği şekilde yaptığı) maskeyi takarak, evinin hemen bitişiğindeki binanın alt katındaki markete gitmiş. Kasadaki görevli, “Siz yaşlısınız ayrıca maskeniz de orijinal değil” diyerek, hizmet vermemiş ve hemen marketi terk etmesini söylemiş. Evde ekmek yokmuş, ekmek!

Bir başka 65 yaş üstü arkadaşımın eşinin ağzındaki protez kırılmış. Sokağa çıkması yasak… Zaten çıkmaya kalksa maskesi yok. Hadi çıktı diyelim, aradığı dişçi muayenehanesi cevap vermiyor ki…

Her insanın aklı var, mantığı var. Riski göze alıp beklenmeyen bir davranış içinde olan, elbette olumsuz bir durumla karşılaşabileceğini düşünmüştür, düşünmemişse de hak ettiğini elbette bulacaktır!

Ancak, kimsenin yaşlı diye kimseyi küçümsemesi doğru bir davranış değildir!

Okullarda derslerin dışında, bazı şeylerin de mutlaka öğretilmesi gerek… Vatan- millet sevgisi, bayrağa ve istiklâl marşına saygı, doğaya saygı, büyüklere saygı gibi… Okullar ve aileler bu konularda son derece dikkatli olmalı…

Her biri ayrı bir değer olan yaşlılarımızı asla ve asla hor görmeyelim.

Hayata sıkı sıkı sarılmış bazı yaşlı insanların verdikleri şu eserlere bakın lütfen:

Aydınlanma felsefesinin ve yeniçağın önemli temsilcilerinden olan Alman Filozof Immanuel Kant, “Ahlâk Metafiziği” adlı eserini 73, “Antropoloji” adını verdiği eserini 74 yaşında vermişti.

Geç dönem Rönesans sanatçılarının en önemlilerinden biri sayılan Venedikli ressam Robustı Tintoretto, “Son Akşam Yenmeği” adındaki ünlü tablosunu 76 yaşında yapmıştı.

Fransız Biyoloji Bilgini Lamarc, bugün de kabul ve ilgi gören “Omurgasızlar Tabii Tarihi” adındaki eserini 78 yaşında tamamlamıştı.

Alman şair ve oyun yazarı Goethe, ünlü eseri “Faust” u tamamladığında 80 yaşındaydı.

Ya Mimar Sinan?

Sinan, Süleymaniye Külliyesi’ni yaptığında 67, Edirne Selimiye Külliyesi’ni yaptığında 83, Manisa’daki Muradiye Külliyesi’ni yaptığında 94 yaşındaydı.

Evet, şimdi Varna Meydan Muharebesi günlerine gidelim ve burada geçtiği genel kabul gören bir konuşmayla konumuza son verelim:

II’ nci Sultan Murat, zaferi kazandıktan sonra muharebe alanını dolaşmaya çıkmıştır. Hristiyan askerlerinin cesetleri arasında gezinirken, bunların hepsinin çok genç olduğunu görünce hayretini gizleyemez. Arkasından gelmekte olan Lalası’ na döner, “Bu kadar kâfir ölüsü içinde, hiçbir aksakallıya rastlamadım. Hepsi de gencecik, hepsi de taptaze…”

Lala, Padişah’ın bu sözü üzerine şu cevabı verir,

“ Beli Sultanım. Eğer içlerinde bir aksakallı olsaydı, başlarına bu felâket gelir miydi?”

***

Bu 20 yaş altı ile 65 yaş üstüne uygulanan nedir? Karantina mı, tecrit mi, bilimsel koruma mı, ne?

“Sokağa çıkma yasağı” konusu, sadece sokağa çıkılmasın anlamına gelmez. Kimlerin görevli olacağı, onların da görevlerinin nasıl yapılacağının da belirtilmesi gerekir. Ön hazırlık, her alternatif düşünülerek çok ayrıntılı plânlar yapılmazsa, toplumu kontrol etmek güçleşir.

Bizim toplumumuzda genellikle güvenli yaşama kültürü ya yoktur, ya da çok zayıftır.

Bunun için, zorunluluklar getirilmesine rağmen, toplumun duyarsız/ sorumsuz bir kesimi, kurallara uygun olmayan davranışlarıyla, kurallara uyan duyarlı çoğunluğun sağlığını tehdit etmektedir.

Bu durum sür'atle önlenemezse, korkarım sorunlar giderek büyüyecek ve içinden çıkılamaz bir duruma gelinecektir.

İçinde bulunduğumuz günler, olaylara siyasî bir bakış açısıyla yaklaşılamayacak günlerdir. Bu durumda artık parti görüşleriyle uygulamalar yapılmamalıdır. Kim, hangi partiden olursa olsun, artık siyasî parti gözlüklerini çıkarmanın, karşı görüşte olanları ötelemeden, ayrılıkları körüklemeden, el birliği içinde ülkeyi içinde bulunduğu zor günlerde, iş birliği yapma zamanıdır.

El birliği içinde, milletçe bir bütün olarak, ekonomik ve sosyal dalgalanmanın doğuracağı sonuçları görerek önlemler almak zorundayız!

ATATÜRK’ ün sözü de kulaklarımıza küpe olmalıdır:

"Bir milletin yaşlı vatandaşlarına ve emeklilerine karşı tutumu; o milletin yaşama kudretinin en önemli kıstasıdır. Geçmişte çok güçlüyken, tüm gücüyle çalışmış olanlara karşı minnet hissi duymayan bir milletin, geleceğe güvenle bakmaya hakkı yoktur."

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar
Yükleniyor..
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.