Tekâlifi Millîye Nedir, Neden Gerek Duyulmuştur?

Tekâlifi Millîye Nedir, Neden Gerek Duyulmuştur?

23 Nisan 1920’ de Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulmuş ve Mustafa Kemal Paşa da TBMM Reisi seçilmişti.

1921 yılı başlarında Yunan ileri harekâtı batı ve güney cephesinden başladı. 1 ve 2’nci İnönü Muharebelerinde üstün başarı sağlayan TBMM orduları, daha sonra bölgeye yeni takviyeler getiren Yunan ordusu karşısında tutunamadı ve Eskişehir- Kütahya muharebelerini kaybederek Polatlı batısındaki Sakarya Nehri’ nin doğu yakasında geniş bir cephede savunma düzenine geçti.

Ancak elverişsiz koşullar altında geçen bu muharebelerde Batı Cephesi birlikleri, personel, silâh, araç ve gereç bakımından bir hayli zayiata uğramış; bu olay, doğal olarak memleket içinde olumsuz tepkilere yol açmıştı.

(Merhum Mehmet Akif Ersoy’ un yazdığı “İstiklâl Marşı” adını verdiği şiirin,12 Mart 1921’ de “Millî Marş” olarak kabul edilmesi de bu günlere rastlar.)

Yunan ordusuna Millî Hükûmet’ in merkezi Ankara hedef olarak verildiği için, fazla vakit kaybetmeden Batı Cephesi birliklerine yeniden güç kazandırmak ve onu istenen savaş gücü düzeyine çıkarmak gerekiyordu.

25 Temmuz 1921’den sonraki günlerde TBMM içinde ve dışında Eskişehir ve Kütahya Muharebeleri’ nin kaybedilmesiyle ilgili birçok tartışma yapıldı, sorumlular arandı, sonunda herkesin üstünde birleştiği bir çare bulundu.

Ülkenin önemli bir bölümü işgal altında olduğundan, tüm ülkede resmen seferberlik ilânına gidilemediğine göre, onun yerine olağanüstü bir takım önlemlere başvurulmasının zorunlu hale geldiği açıktı.

Bundan sonra verilecek muharebeler, Türk ulusu için bir ölüm- kalım mücadelesi olacağından, buna ülkenin tüm gücü ile hazırlanması artık kesin bir zorunluluktu…

Alınması düşünülen olağanüstü tedbirler, 25 Temmuz 1921’de Ankara’dan cepheye gidip dönen bir milletvekili kurulu tarafından düşünülüp önerilmişti.

Alınacak tedbirlerin tel elden yönetilmesi amaca uygun düşecekti. Bu durumda çoğunluğun üstünde birleştiği tek kişi vardı: Mustafa Kemal Paşa.

Mustafa Kemal Paşa’ya inananlar, bu ağır işin altından yalnız onun kalkabileceğini biliyorlardı. Eğer o, büyük ve geniş yetkilerle donatılırsa, düşmanı yenebilirdi.

Mustafa Kemal Paşa’nın karşısında bulunanlar ise, (ki bunlar genellikle İstanbul’ dan gelen milletvekilleriydi) bütün sorumluluğu yüklenen Paşa’nın bu kritik durumu kurtaramayacağını ve bu nedenle otoritesinin kırılacağını hesaplıyorlardı. Böylece başarısızlığı durumunda, onun ulus içindeki büyük ve sarsılmaz durumu zedelenecekti.

Bu takdirde onun Kurtuluş Savaşı’ nın liderliğinden indirilmesi mümkün olabilirdi. Bu kötü niyetli görüş sahipleri çoğunlukta değillerdi ama havayı bulandırıyorlardı.

7/8 Temmuz 1919 gecesi, hem ordudaki görevinden, hem de askerlikten istifa eden Mustafa Kemal Paşa’ ın askerî bir rütbe ve görevi yoktu. Başkomutanlığa da talip olmamıştı. Onun bu göreve gelmesini isteyen Meclis’ teki milletvekilleriydi. Meclis’ in bu dileğini 2 Ağustos 1921’ de ilk dile getiren milletvekili de Dr. Rıza Nur’ du. Görüşmeler 3 ve 4 Ağustos günleri de devam etti.

3 gün sonra, 5 Ağustos 1921 günü, Mustafa Kemal, “Meclis’ in arzu ve talebi üzerine, Başkomutanlığı kabul ettiğini” açıkladı; “ Bundan meydana gelecek faydayı süratle elde edebilmek ve ordunun maddî ve manevî kuvvetini artırmak, tamamlamak ve sevk ve idaresini güçlendirmek amacı ile”, Meclis’ in orduya ilişkin yetkilerinin üç ay süre ile Başkomutanca kullanılması için teklif verdi.

Tartışmalardan sonra bazı milletvekilleri, hazırladıkları bir kanun teklifini Başkanlığa verdiler ve “ivedilikle görüşülmesini” önerdiler. İvedilik önergesini ve kanun teklifini veren milletvekillerin başında da Dr. Rıza Nur geliyordu.

Kanun teklifi verildikten sonra ivedilikle görüşüldü ve kabul edildi.

5 Ağustos 1921’ de 144 sayılı kanun ile Mustafa Kemal Paşa Başkomutan atandı.

Kanunun ikinci maddesine Mustafa Kemal Paşa’ ya verilmiş olan yetki şuydu:

“ Başkomutan, ordunun maddî ve manevî gücünü büyük ölçüde arttırmak, sevk ve idaresini bir kat daha sağlamlaştırmak için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ nin bununla ilgili yetkisini Meclis adına fiilen kullanabilir.”

Böylece o, hem yetkiyi hem de sorumluluğu üzerine almıştı.

Komutanlık bir bakıma vazife duygusunun ve sorumluluğunun bilincine varanlara özgüdür. Vazife duygusundan ve bunun gerektirdiği sorumluluktan yoksun olanlar iyi komutan olamazlar.

Atatürk’ ün anlatımıyla,

“Komutanlık vazife ve sorumluluğunu yüklenecek kadar omuzlarında ve bilhassa dimağlarında kuvvet bulunmayanların feci akıbetlerle karşılaşmaları kaçınılmazdır.”

Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutanlığı sırasında vereceği kararlar kanun gücünde olacaktı. O, artık kesin yetkili ve tartışmasız önderdi. Başkomutan seçildikten sonra yaptığı konuşmada şöyle diyordu:

“Efendiler, zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları mutlaka mağlup edeceğimize olan itimat ve emniyetim, bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada bu tam itimadımı, yüce Meclis’e karşı bütün millete karşı ve bütün âleme karşı ilân ederim.”

Onun bu inancı, kötü ve bulanık havayı yatıştırdı. Artık herkes yalnız düşmanı yenmekten başka bir şey düşünmüyordu.

 Atatürk, NUTUK’ ta o günleri şöyle anlatır:

“ Başkomutanlığı fiili olarak üzerime aldıktan sonra birkaç gün Ankara’ da çalıştım. Genelkurmay Başkanlığı’ nın ve Millî Savunma Bakanlığı’ nın bütün kadrosu ile Başkomutanlık komuta merkezini kurdum. Bu iki makamın ortak çalışmalarını Başkomutanlık’ ta uyumlu bir şekilde birleştirmek; bundan başka orduyu ilgilendiren ve Başkomutanlık yoluyla çözümü gerektiren öteki bakanlıklara ait işleri yürütebilmek için de yanımda küçük bir büro kurdum.

Ankara’ daki çalışmalarım, yalnız ordunun insan ve taşıt araçları bakımından gücünün arttırılması, yiyecek ve giyeceğinin sağlanıp düzene konmasıyla ilgili tedbirler almak ve hazırlıklar yapmakla geçti.”

Başkomutan, kendisine verilen yetkiyi, ayağında giyecek çarığı bile olmayan orduyu güçlendirmek için kullandı; Türk Milleti’ nin hamiyet ve tükenmeyen gücüne dayanarak, topyekûn savaş kurallarını uygulamak suretiyle, tüm millî kaynakları büyük bir hızla harekete geçirmeye koyuldu.

Ortada henüz bir devlet yoktu. (Türkiye Cumhuriyet, 29 Ekim 1923’ te kurulacaktır.)

TBMM Hükûmeti’ nin savaş masraflarını karşılayacak bütçesi, Merkez Bankası ve parası yoktu.

Vergi toplamak mümkün değildi. Sanayinin olmadığı, tarımla uğraşan köylünün yoksulluk içinde kıvrandığı o yokluk günlerinde, kimden, ne vergi alınabilirdi ki?

Topraklarının çoğu işgal altında olan ülkede sanayi ve üretim olmadığı için para basmak mümkün değildi; zaten para basacak teknik ve teçhizat yoktu.

Tahvil çıkarma mümkün değildi; Anadolu’ da bu işi yapacak banka, sermaye sahipleri ve güçlü şirketler yoktu. Zaten tahvil kâğıdı basacak matbaa da yoktu.

Osmanlı’nın borçları olduğu gibi duruyordu. Dış borçlanma ile para bulmak da mümkün değildi. Ortada borç alınacak bir ülke olmadığı gibi, tam bağımsızlık ilkesine aykırı olacağı için, Mustafa Kemal Paşa, dış borcu hiç düşünmüyordu.

Hayatta kalma mücadelesi için geriye yapılacak tek şey kalıyordu: bedeli sonra mutlaka ödenmek kaydıyla zorunlu iç borçlanma!

Mustafa Kemal Paşa, 7-8 Ağustos 1921 tarihlerinde “Tekâlif-i Millîye Emirleri” (Millî Yükümlülük Emirleri) çıkardı. On emirden oluşan bu Tekâlifi Millîye Emirleri, Ankara'daki Hâkimiyet-i Milliye gazetesi tarafından halka duyuruldu.

Tekâlifi Milliye Emirleri şunlardı:

“1. Her ilçede bir Tekâlifi Milliye Komisyonu kurulacaktır. Bu komisyonlarda toplanan malzemenin ordunun hangi bölümüne dağıtılacağı Başkomutanlık karargâhının yaptığı dağıtım şekline göre olacaktır.

2.Her ev, birer kat çamaşır, birer çift çorap ve birer çift çarık hazırlayarak komisyona teslim edecektir.

  1. Tüccarın ve halkın elinde bulunan çamaşırlık bez, Amerikan patiska, pamuk, yıkanmamış yün ve tiftik, erkek elbisesi yapımı için her türlü kışlık ve yazlık kumaş, kösele, taban astarlığı, sarı ve siyah meşin, sahtiyan, mamul veya yarı mamul çarık, fotin, demir kundura çivisi, tel çivi, kundura ve saraç ipliği, nal ve nal yapımında kullanılan demir, mıh, yem torbası, yular, belleme, kolan, kaşağı, gebre, semer ve urganların yüzde 40'ını komisyonlara teslim edecektir. Teslim edilen malların bedelleri daha sonra devlet tarafından ödenecektir.
  2. Herkesin elinde bulunan buğday, un, saman, arpa, kuru fasulye, bulgur, nohut, mercimek, koyun, keçi, kasaplık sığır, şeker, gaz yağı, pirinç, sabun, tereyağı, zeytinyağı, tuz, çay ve mum stoklarının yüzde 40'ına ordu adına el koyulacaktır. El koyulan malların paraları daha sonra devlet tarafından ödenecektir.
  3. Ordu ihtiyacı için alınan taşıt araçları dışında, halkın elinde kalan taşıt araçlarıyla halk, ayda bir defa ve yüz kilometreyi geçmemek şartı ile orduya ait malzemeyi istenen yere taşıyacaktır. Bu iş için kimseye ücret ödenmeyecektir.
  4. Ordunun giyimine ve beslenmesine yarayan bütün sahipsiz mallara el konulacaktır.
  5. Halkın elinde bulunan savaşta işe yarar bütün silâh ve cephane, üç gün içinde komisyonlara teslim edilecektir.
  6. Benzin, vakum, gres yağı, makine yağı, don yağı, saatçi ve taban yağları, vazelin, otomobil lastiği, kamyon lastiği, lastik yapıştırıcı solüsyon, buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinesi, kablo, pil, çıplak tel, yalıtkan maddeler ve bunların türünden malzeme ve asit sülfürik stoklarının yüzde 40'ına ordu adına el konulacaktır.
  7. Demirci, marangoz, dökümcü, tesviyeci, saraç, arabacı esnafları ve imalâthaneleriyle, bu esnaf ve imalâthanelerin iş çıkarabilme güçleri ve kasatura, kılıç, mızrak ve eyer yapabilecek ustaların adlarıyla birlikte sayıları ve durumları tespit edilecektir.
  8. Halkın elinde bulunan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz arabalarıyla, kağnı arabalarının bütün takım ve hayvanlarıyla birlikte binek ve topçeker hayvanlarının katır ve yük hayvanlarının deve ve eşek sayısının yüzde yirmisine el konacaktır.”

***

Bu tekâlifi Millîye emirlerinin başlıca özelliği, kanun hükmünde olmaları, yerine getirilmemeleri halinde kesin ceza hükümlerini de beraberinde getirmiş bulunmasıydı. Emirlerin yerine getirilip getirilmemesi isteğe tabi değildi. Sözlü olarak karşılıksız bir yardım dileği/ isteği şeklinde hiç değildi.

Her madde: emirlerin uygulanmasında en ufak yolsuzluğu görülenler, terk edilmiş malların alınıp saklanmasında kötü niyetleri görülenler ve terk edilmiş malı kendi malıymış gibi almak istemeye kalkanlar, vb. hakkında “ vatana ihanet cezasıyla cezalandırılacak” şeklinde açık ve kesin hükümler içeriyordu.

Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde alınan bu olağanüstü önlemler sayesindedir ki, elde edilen ikmal maddeleri yine halktan alınan taşıt araçlarıyla Batı Cephesi birliklerine hızla akmaya başladı. Bu arada önceki muharebelerde verilen insan kayıpları da giderildi. 10 Ağustos’ tan 30 Eylül 1921’ e kadar sadece personel ikmali bakımından 4’üncü ve 5’ inci Kolordu Askerlik Daireleri bölgelerinden olmak üzere, Batı Cephesi birliklerine muharebe süresince çeşitli doğumlulardan toplam katılanların sayısı 50 000’ i aştı.

Sakarya Muharebeleri, 22 gün 22 gece sürdü. Başkomutan, askerlerine, dünya savaş tarihine geçen şu ünlü emri verdi:

“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça bırakılamaz.”

Sakarya Muharebeleri ve ardından başlayan Büyük Taarruz sonunda, Yunan ordusu arkasına bile bakmadan kaçarak çekildi ve ülkemizi terk etti.

***

Tekâlifi Millîye’ nin ne olduğunun ve neden ilân edildiğinin anlamı açık ve çok nettir.

Tekâlifi Milliye Emirleri karşılıksız bağış, hibe veya karşılıksız yardım değildi. Tekâlifi Milliye Emirleri bedeli sonradan ödenmek üzere alınan zorunlu borçtu. Üçüncü, dördüncü, sekizinci ve onuncu emrin sonunda, “El koyulan malların bedelleri daha sonra devlet tarafından ödenecektir” denilmişti.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, halkına verdiği sözü tuttu.

12 Nisan 1923 tarih ve 328 sayılı kanunla, Tekâlifi Millîye borçlarının büyük kısmı nakit, az bir kısmı ise hazine tahvilleriyle son kuruşuna kadar ödendi.

Merhum Vehbi Koç , “Hayat Hikâyem” adını verdiği kitabında, uygulamayla ilgili şunları yazar: “Ordu için gerekli malzemeler mağazalardan alınır, bedelinin yüzde 60'ı ödenir, geri kalan miktar için Tekâlifi Milliye denilen bir borç makbuzu verilirdi. Zaferden sonra bu paraların hepsi, hükümet tarafından esnafa ödendi.”

Genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti, zaman içinde sadece Tekâlifi Milliye borçlarını değil, Osmanlı'nın borçlarını da ödedi.

***

TBMM Hükûmeti’ nin o günlerdeki yaklaşımını anlamak için Aşar Vergisi konusunu da hatırlamak gerekir.

Birinci İzmir İktisat Kongresi, 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında yapılmıştı. Kongre sonunda, millî ekonomi ilkesi yürürlüğe girince devlet, ekonomik alanda üstüne düşen görevleri yerine getirmeye başladı.

O zamanlar ekonomimizin temeli tarımdı. Tarımı düzenlemek için de, her şeyden önce köylünün durumunu iyileştirmek gerekiyordu. Bunun için, yüzyıllardan beri köylüden alınan aşarın kaldırılması ilk adım olabilirdi.

Aşar, ürün üzerinden alınan bir vergiydi. Köylünün her yıl ürettiğinin yüzde onu, bazen on ikisi vergi olarak toplanırdı. Ürünün kötü olduğu yıllarda bile bu vergi alınırdı.

Devlet, vergiyi doğrudan doğruya toplamazdı. Mültezim denilen kişilere, artırma yoluyla bu hak verilirdi. Mültezim, önce peşin olarak parayı devlete verir, sonra emrine verilen devlet kuvvetleriyle bu paranın karşılığı olan ürünü halktan alırdı. Şüphesiz buna kendi masraflarını da katardı.

Tarihin en eski devirlerinden beri kullanılan bu vergi sistemi,  Tanzimat’tan itibaren kaldırılmak istenmiş, ancak devlet hem güçsüzlüğü, hem de peşin olarak aldığı paradan fedakârlık edememesi sebebiyle bu usulden vazgeçememişti.

Aşarın mültezimler yoluyla toplanması, modern vergi anlayışına uymadığı gibi, pek çok yolsuzluklara sebep oluyor, köylü eziliyordu.

Cumhuriyet hükûmeti, cesur bir kararla 17 Şubat 1925’te, yalnız mültezim usulünü değil, aşarı da tamamen kaldırdı. Bu, yoksul devletimiz için büyük bir fedakârlıktı. Gelirin yüzde kırkı bir çırpıda yok olmuştu. Ancak, Atatürk’ün deyimiyle: “Milletin efendisi olan köylü” derin bir nefes aldı. Böylece, tarım alanındaki gelişme için iyi bir ortam sağlanmış oldu.

Şimdi biraz da Aşar’ın tarihi gelişiminden bahsedelim.

Aşar, öşürden gelir. Yağmur suyu veya nehir, dere suyu ile sulanan bütün topraklardan ve vakıf topraklarından çıkan şeylerin zekâtına uşr veya öşür denir. Uşr veya öşür, sözlük anlamıyla onda bir demektir.

İslâm dininde,  toplumsal dayanışmanın gereği ve sadaka ile zekâtın bir türü olarak toplanmış, fetihlerin Arabistan dışına yayılması, toprağa yerleşilmesi ve devletin düzenli gelir gereksiniminin artması sürecinde yeni bir içerik kazanmıştı. Osmanlı Devleti’nde ise köylünün ürününden alınan başlıca vergiye dönüşmüştü.

Öşür, İslâm dininden önce de uygulanan bir vergilendirme yöntemiydi. Pek çok kavim, tarım üretiminin öne çıktığı ve ilk krallıkların askeri karakterden çok bu temelde yükseldiği gelişme aşamasında, topluluğun ürününden tanrılar için özel paylar ayrılırdı. Bu paylar, gene o tanrı ve tapınaklara hizmet eden rahiplerin elinde toplanırdı. Bu maddî temel üzerinde sınıflaşarak yükselen din adamlarının egemenliği söz konusu devletlere teokratik bir karakter kazandırmıştı.

Aşar’ın Asur dilinde adı “İŞ-RU-U” idi ve buğday, hurma veya altın olarak ödenen bir vergiydi.

İbrani topluluklarında adı “MA’AŞER” idi ve tapınak bakımı ve yoksulların korunması amacıyla sadece rahipler tarafından toplanırdı.

Araplar da Cahiliye döneminde, bir tapınma biçimi olarak ürünleri ve hayvanları üzerinden UŞR verirdi.

Bütün bu örnekler, dinsel kaynaklı bir ödemenin vergiye dönüşme yolundaki evrimine işaret etmektedir.

GENEL DEĞERLENDİRME:

Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, siyasal, sosyo/ekonomik ve sosyo/ kültürel davranışlarıyla, ülke ve dünya liderlerine örnek olmuştur; gelecekte de örnek olacaktır.

Bağımsızlık savaşının en kızgın dönemine ATATÜRK’ ün savaş sonrası bağımsız yeni Türkiye Devleti’ nde uygulanması gereken iktisat politikasının hazırlanması için özel bir heyet kurması son derece ilgi çekicidir. ATATÜRK’ ün zaman zaman çalışmalarına katıldığı heyet, faaliyetlerini Ankara garında bir vagon içinde yürütmüştür.

İkinci önemli davranışı, Cumhuriyet’ in ilân edilmesinden sekiz ay önce, İzmir İktisat Kongresi’ ni toplaması ve iktisat politikasının çiziminde geniş kitlelerin eğilimlerini tespit etmeye çalışmasıdır.  

ATATÜRK’ göre, bağımsızlığın temelinde yatan iktisattır. Der ki: “ Muhakkak tam bağımsızlığı sağlayabilmek için yegâne hakiki kuvvet, en kuvvetli temel, iktisadiyattır.”

ATATÜRK, sadece bizim değil, insanlık tarihinin de en büyük isimlerinden biridir. Onun fikirlerini, yaptıklarını ve ideallerini tam ve doğru olarak öğrendikten sonra örnek almak her devlet adamının en önde gelen görevi olmalıdır!

Ahmet AKYOL, YALOVA, 10 Nisan 2020

Yorumlar (0) / Onay bekleyen (0)

Yorumunuz site yönetimi tarafından kontrol edildikten sonra görünecektir.

Yorum Ekle