Sevr Antlaşması Ve Sultan Vahideddin

Sevr Antlaşması Ve Sultan Vahideddin

Bir iddiaya göre Sultan Vahideddin, ülkesinin bütünlüğünü düşündüğü için Sevr Antlaşması’nı imzalamamıştır. O bir vatanseverdir.

Sultan Vahidettin’in kızı Sabiha Sultan diyor ki:

“…Babam ne Sevres’i, ne de Dürrizâde fetvalarını imza etmemiştir, bunlara daima muhalif kalmıştır. “ (Murat Bardakçı, Osmanlı Hanedanının Sürgün ve Miras Öyküsü Son Osmanlılar, Sayfa 515-517)

Sultan Vahideddin’in Sevr Antlaşması’nı bizzat imzalamamış olması, vatanseverlik açısından, abartılacak bir konu değildir.

Neden bu hükme vardığımızı önce bir başka olay ile hatırlayalım.

Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde Sivas Kongresi 4 Eylül 1919’da başlamış ve 11 Eylül 1919’da sona ermişti. Burada alınan karara göre:

“ Türkiye’nin sınırları, Mondros Ateşkesi ile saptanmış kabul edilmektedir. Bu sınırlar içinde bütün bölgeler bölünmez bir bütündür. …Osmanlı ülkesini parçalamak ve üstünde Rum ve Ermeni devletleri kurmak girişimleri karşısında hep birlikte savunmaya geçilecektir. …Vatanın bölünmesi için hiçbir öneri kabul edilemez. Ulusun kendi geleceğini saptayabilmesi ve hükümetin başıboş bırakılmasının önlenmesi için Meclis-i Mebusan’ ın derhal toplanması gerektir.” (Türk Devrim Tarihi, Sayfa 40)

Sivas Kongresi’nde alınan kararın yayımlandığı günden bir gün sonra, 12 Eylül 1919 günü, ilginç bir olay yaşandı.

Sadrazam Damat Ferid Paşa ile İngiliz temsilciler arasında, Sultan Vahideddin tarafından tarafında onaylanmış, gizli bir antlaşma kabul edildi. Antlaşma, yedi maddeyi içeriyordu.

  1. İngiltere Hükûmeti, kendi koruyuculuğu altında Türkiye’nin bütünlüğünü ve egemenliğini üzerine alır.
  2. İstanbul, hilâfet ve saltanat merkezi olacak ve Boğazlar, İngiltere’nin denetimine bağlı tutulacaktır.
  3. Türkiye, bağımsız bir Kürdistan teşkiline engel olmayacaktır.
  4. Bunlara karşılık Türkiye, İngiltere’nin Suriye ve Elcezire egemenliğini gerektiğinde eylemli yarım göndermekle temin ve hilâfete ait soyut güç ve yetkinin İngiltere’nin gerek Suriye yöresinde ve gerekse Müslümanların oturduğu diğer kısımlarda uygulanmasını üzerine alır.
  5. Ulusal akımların önüne geçebilmek amacı ile Türkiye’de yeniden kurulacak olan meşrutî idareye karşı çıkabilecek karşı koymaları İngiltere Hükûmeti yatıştırmak için bir kolluk kuvveti ayıracaktır.
  6. Türkiye, Mısır ve Kıbrıs üzerindeki bütün haklarından vazgeçecek, özel ve yarı resmî nitelik taşıyan İngiltere Hükûmeti, konferansta Türk temsilcilerinin bu konudaki isteklerinin sağlanmasına yardımcı olacak ve bunun kabulünü sağlayacaktır.
  7. Sulh şartlarının kararlaştırılmasından sonra Padişah, 4’üncü maddedeki hususları genişletmek için İngiltere Hükûmeti ile ayrıca bir antlaşma yapacaktır. Bu antlaşmanın hükümleri gizli tutulacaktır. (TİH, VI ncı Cilt, İstiklal Harbi’nde Ayaklanmalar, Sayfa 29-30; Kâzım Karabekir, Türk İstiklâl Harbimizin Esasları, Sinan Basımevi, İstanbul, 1951, Sayfa 158; Doç. Dr. Sina Akşin, İstanbul Hükûmetleri ve Milli Mücadele, Cem Yay.İstanbul, 1983, Sayfa  571 ; Reşat Ekrem Koçu, Osmanlı Muahedeleri ve Kapitülasyonlar, Muallim Halit Kitaphanesi, İstanbul, 1934, Sayfa 261; Salâhi R. Sonyel, “ İngiltere Dışişleri Bakanlığı Belgelerinin Işığı Altında 1919 İngiliz Osmanlı Gizli Antlaşması”, Belleten, C 34)

Sevr Antlaşması’nı imzalamamış(!) olan Sultan Vahideddin, Mustafa Kemal Paşa Anadolu’da bağımsızlık mücadelesi verirken, İngiltere’nin koruyuculuğunu istiyor,  Anadolu’da meşrutî idareye yani kendisine karşı olanlara İngiltere’nin kuvvet kullanmasını öneriyor, Mısır ve Kıbrıs’tan vazgeçiyor, Mustafa Kemal Paşa ülkenin bütünlüğünden yana tavır koyarken, o Kürdistan’ın kurulmasını ve Halifelik makamının İngiltere’nin çıkarları doğrultusunda kullanılmasını öneriyordu.

Mustafa Kemal Paşa ve ona inananların şiddetle reddettikleri Sevr Antlaşması’na gelince…

Ana hatları 24 Nisan 1920’de San Remo Konferansı’nda kararlaştırılan, sadece Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi değil, Türkler’in Avrupa’dan ve hatta Anadolu’dan sürülmesi anlamını taşıyan Sevr Antlaşması’nın taslağı, incelenmek üzere, 11 Mayıs 1920’de, Osmanlı heyetine sunuldu.

Barış koşulları, Ankara’da TBMM’de 22 Mayıs 1920’de okundu ve doğal olarak büyük gürültü koptu.

İstanbul Hükûmeti, Şeyhülislâm Dürrizâde El-Seyyit Abdullah’ın başkanlığında bir komisyonu, barış koşullarını incelemek üzere görevlendirdi. (Salâhi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Cilt II, Sayfa 82, dip not: 51)

Osmanlı Hükümeti’nin Paris Barış Konferansı’na verdiği yazılı görüş, 16 Temmuz 1920’de Türk basınında yayınlandı.

Müttefik Devletler, bu görüşe bir ültimatomla cevap verdiler.

Osmanlı Hükümeti, barış antlaşmasını Ankara’nın onaylamayacağını anlayınca, Sultan Vahideddin’ i, 22 Temmuz 1920’de Yıldız Sarayı’nda bir Saltanat Şurası toplamaya inandırdı.

Gerek Sultan Vahideddin, gerekse Sadrazam Damat Ferid Paşa, bu denli sert bir antlaşmayı imzalamak sorumluluğunu yüklenmeyi istemiyorlar, ama durumun bu antlaşmanın imzalanmasını gerektirdiği özrünü öne sürerek, bunun sorumluluğunu Saltanat Şurası aracılığıyla geniş bir kitleye yaymak yoluna gidiyorlardı.

Saltanat Şurası, ya da Şûra-yı Saltanat, 22 Temmuz 1920’de, Yıldız Sarayı’nda Sultan Vahideddin’in başkanlığında toplandı. Antlaşma metni tartışıldı. Şûra’ya, 50 civarında eski Sadrazam (Başbakan), Kabine Üyesi (Bakan), Meclis ve Senato Üyesi (milletvekili ve Senatör), asker, sivil ve din adamı katılmıştı.

Sultan Vahideddin,  Sevr Antlaşması’nın imzalanmasını isteyen konuşmalardan sonra, şûra üyelerine dönüp: ’kabul edenler ayağa kalksın, kabul etmeyenler otursun’ dedi.

Tutanaklardan anlaşıldığına göre, sadece bir kişi oturduğu yerde kaldı. Bu kişi de, maalesef Sultan Vahideddin değil, Topçu Feriki Rıza Paşa’ydı. (Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, TTK Yayını, Ankara, 1991, s. 202; BTTD, Sayı:4, Ocak 1968)

Kısacası, Şûra-yı Saltanat, “ zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih edilmeye değer “ görerek, antlaşmanın onaylanmasına karar vermişti.

Ertesi gün, 23 Temmuz 1920’de, Osmanlı Hükûmeti, senatörlerden Hadi Paşa ve Rıza Tevfik (Bölükbaşı) Bey ile Bern’deki Osmanlı Büyükelçisi Reşat Halis’e, Osmanlı murahhasları olarak Barış Konferansı’na gidip, antlaşmayı imzalamaları için yetki verdi.

Bu heyet, Osmanlı Hükûmeti adına, 10 Temmuz 1920’ de,   anlaşmayı imzalayıp mühürlediler.

Kâzım Karabekir Paşa’nın 17 Ağustos 1920 tarihli telgrafını takiben, TBMM üyeleri, 19 Ağustos 1920’'de, Sevr Anlaşmasını tartışanlar ve kabulü için oy verenler ile anlaşmayı imzalayanları vatan haini ilan ederek vatansız sayılmaları kararını aldı. Aynı zamanda, TBMM hükümeti, bu antlaşma ile kendini hiçbir surette bağlı görmediğini de ilân etti.(Salâhi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Cilt II, Sayfa 83-84; Türk Devrim Tarihi, Sayfa 54)

İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Sir John de Robeck, 21 Ağustos 1920’de, Padişah Vahideddin tarafından Yıldız Sarayı’nda kabul edildi. Bu görüşmede, Kemalistleri, “ serüven peşinde koşan bir şebeke” olarak gösteren Vahideddin, Robeck’e şunları söyledi:

“- Sevr Antlaşması, Türkiye’nin ölüm kararıdır. Ama gelecekte İngiliz yardımına güvenilir umuduyla, bu antlaşmanın imzalanmasını buyurdum.” (İngiliz Dışişleri Bakanlığı Belgeleri, FO/5054/E 9886, Amiral  Robeck’ten Lord Curzon’a kapalı tel yazısı, İstanbul, 21.8.1920; Salâhi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Cilt II, Sayfa 100’den NAKLEN)

Bu durumda, “ Sultan Vahideddin, Sevr Antlaşması’nı imza etmemiştir” demek, kasıtlı olarak tarihi eksik yorumlamak ve okuyanları yanlış yönlendirmektir.

Sultan Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan ile görüşen, Türkiye Cumhuriyeti’nin eski başbakanlarından Suat Hayri ÜRGÜPLÜ’ nün, konu hakkındaki yorumu şu şekildedir:

“…Bir antlaşma imzalanır ve Türk heyeti imza eder de, Padişah’ın ya evvel, ya sonra muvafakati nasıl alınmaz? Kaldı ki, heyete peşin imza yetkisi verilmiş ise, iş aynı yola çıkar.” ( Murat Bardakçı, Osmanlı Hanedanının Sürgün ve Miras Öyküsü Son Osmanlılar, Sayfa 517)

Sultan Vahideddin, eğer Sevr Antlaşması imzalanmazsa, saltanat merkezinin ve Anadolu’ nun tamamen işgal güçlerinin işgaline uğrayacağının ve saltanatın yıkılacağının, korkusunu yaşıyordu.

Oysa Mustafa Kemal Paşa, bu düşüncede değildi.

2 Şubat 1919’da, daha Yunan işgali başlamadan önce, İngiltere-Fransa ve İtalya’nın kendi aralarında fikir ayrılıklarına düşeceklerini, asıl çıkar savaşının bundan sonra başlayacağını, Anadolu’da başlayacak bir milli mukavemete hiç birinin müdahale edecek durumda olmadığını, işleri sürmüştü. (Sadi Borak, Ata ve İstanbul, Sayfa 117-119)

İngiliz Savunma Bakanı Winston Churchill, Mustafa Kemal Paşa’nın bu düşüncesini doğrulamaktadır.

İngilizler, yeni bir savaşa hazır değildiler.

Churchill, İtilâf devletlerinin Türkler’ e zorla kabul ettirmek istedikleri barış koşullarının uygulanabilmesi için, büyük ve güçlü ordulara gereksinim olduğunu, bunun çok pahalıya mal olacak uzun askeri harekât ve işgallere yol açacağını, belirtiyordu. (Salâhi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Cilt II, Sayfa 75)

 İşgal güçlerinin, Sevr Antlaşması gereklerinin yerine getirilmesi için zor kullanamaması, günümüzde ise, Sevr Antlaşması’nı Yunanistan’dan başka hiçbir ülkenin onaylamamış olması, Mustafa Kemal Paşa’nın ileri görüşlülüğünü, Sultan Vahideddin’in de ileri görüşlülükten yoksun olduğunun göstergesidir.

Sultan Vahideddin’in her zaman yakınında bulunan özel doktoru Reşad Paşa’nın, Vahdettin hakkında ilginç tespitleri şüphesiz çok çarpıcıdır:

“…Eğer Damat Ferid Paşa’nın iğfal ve telkinleri olmasa idi, padişahın milli mücadeleye karşı böyle açık ve haksız şekilde cephe alması mümkün değildi. Şahsen mütereddit(kararsız-çekingen), hatta ağabeyi Sultan Hamit’ten daha vehhâm(vehimli), müvesvis (kuruntulu) olduğuna şüphe yoktur.

Vagotomi(Vagotomi:vagus sinirinin etkisini ortadan kaldırmak amacıyla dallarından birisinin kesilmesidir. Nervus Vagus onuncu kafa siniridir, kafatasından çıktıktan sonra mide, bağırsak sisteminin bir kısmına, kalp ve akciğerlere dallar veriri. Bu sistemlerin fonksiyonlarında önemli rol oynayan bir sinirdir.)illetine musâptı(sahipti).

Dünya siyaseti hakkında bariz fikirleri de yoktu. Düşmanların çok evvelinden kararlaştırdıkları istiklâl ve haysiyetimizi pâyimal (aşağılayan)  eden haksızlık ve zulümlerinin, Anadolu’nun mukavemetinden ileri geldiğine dair aralarında sadece gafiller değil, hainlerin de bulunduğu kişilerin telkinlerine inandı, bir müddet geçince de bunların âlemdârı oldu. Hadisatın (olayların) kendisini sürüklediği gayyadan( cehennem çukuru )  kurtulabilecek şahsiyete de sahip değildi.

Ben, Mustafa Kemal Paşa Samsun’a yeni vazifesi ile hareket etmesi günlerinde Padişahın emniyet ve ümidine şahidim. Ne esef verici yanlış telâkki ki, milletin mukavemetinin manasını hiç birimiz hakkı ile idrak edemedik. Fakat bizler için mazeret bulunabilirdi ama tasdik ve itiraf ediyorum ki, memleketin ve milletin mukadderatına hâkim bir şahsiyet için bu hata affedilmez idi ve vebâlinin (günahının) edası (ödenmesi)  zaruretti (kaçınılmazdı). Sultan Vahdettin’in ömrünün son senelerinde çektiği maddî manevî ıstırabı yakînen bilirim. Nedametine(pişmanlığına)  şahidimdir.“(Cemal Kutay, Sohbetler, Sayı: 9, Ağustos 1969.Sayfa 121)

 KISACASI: Gerçek ve doğruyu kavrayabilmek için arada bir Tarih Sayfalarını çevirip okumakta yarar var.

Ahmet AKYOL, Yalova, 10 Ağustos 2017

Yorumlar (0) / Onay bekleyen (0)

Yorumunuz site yönetimi tarafından kontrol edildikten sonra görünecektir.

Yorum Ekle