Atatürk’ü Anlamak Onu Çoğaltmakla Mümkündür

13 Temmuz 2020 11:30

Yalova tarihinin en önemli günlerinden biri, 19 Temmuz’ dur. 19 Temmuz 1921’de, Yalova düşman işgalinden kurtulmuş; Mustafa Kemal Paşa’ nın tek elden örgütlediği Kuva-yı Millîye’ ye bağlı Bağımsız Yalova Bölüğü unsurları Yalova’ ya girmişti.



Tarih sayfalarını aralamanın vaktidir.

Birinci Dünya Savaşı’ ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti, imzaladığı Mondros Mütarekesi(Ateşkesi) ile müttefiklerin ülkenin dört bir yanına çıkmasına engel olamıyordu.

Osmanlı hükûmetinin yetersiz kaldığını gören Türk halkı ise hemen hemen her yerde işgalcilere karşı direnmeye başlamıştı.

Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgesinde, Türk Müslüman halkın işgalcilere karşı etkili olmaya başladığını gören İşgal Kuvvetleri Komutanlığı, bölgeye bir yetkili gönderilerek Hristiyanlar aleyhine olan bu durumun önlenmesini istedi; Osmanlı Hükûmeti de, Mustafa Kemal Paşa’ yı, bölgedeki asayişsizliği önlemek ve bir bakıma işgalcilere karşı direnişi önlemek için, Samsun’a gönderdi.

Mustafa Kemal Paşa ise Samsun’dan sonra yayınladığı tamim ve tertiplediği kongrelerle tüm ülkedeki direnişi tek elde toplayıp örgütlemeye başladı.

Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’ da Samsun’a çıkmış, 27 Aralık 1919’ da Ankara’ ya gelerek burasını direnişin merkezi yapmıştı.

1920 yılı ise ülkenin değişik yerlerinde başlayan Kuva-yı Millîye aleyhine olan isyanları önlemekle geçti. (Türk tarihini öğrenmek isteyenler, bu isyanları doğru kaynaklardan öğrenmek zorundadırlar.)

1921 yılında düzenli orduya geçildi ve İnönü muharebeleriyle başlayan bir seri muharebeden sonra Anadolu’ yu kan gölüne çeviren Yunan ordusu İzmir’ den denize döküldü.

Yunan ordusu Yalova’ yı işgal ettiğinde, hem düzenli Yunan askerî birlikleri hem de bu ordunun desteklediği ayrılıkçı Rum ve Ermeni çeteler, Yalova köylerini yakıp yıkmış, tecavüzler birbirini takip etmiş, pek çok yerde masum insanlar evlere ve camilere toplanarak yakılmıştı.

Bugün, Yalova’ nın bayırlarında, ormanlarında binlerce kefensiz Türk şehidi yatıyor. Devletin bekasına vücutlarını malzeme diye hibe edenlerin değil “dikili ağaçları”, bir mezar taşları bile yok. Ama onlar yüreklerimizde ve hafızalarımızda yaşamaya devam ediyorlar.

Rauf ORBAY’ ın dediği gibi, “Mustafa Kemal Paşa mücadeleye atılmasaydı bu memleket kurtulamazdı. Anadolu’ nun tehlikeye düşen yerlerinde, Batı’ da, Doğu’ da ve Güney’ de başlayan ve birer yurtsever düşüncenin mahsulü olan zayıf millî mukavemet hareketleri Mustafa Kemal Paşa tarafından birleştirilmeseydi, her biri ayrı ayrı kolayca bastırılabilirdi.” 

Türk Milleti, yaşamının en büyük talihini, ATATÜRK’ ü kendisine bahşeden Allah’ ın lütfuna borçludur.

Günümüzde, Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurucusu, yarattığı siyasal, sosyal ve kültürel inkılâplarla Türk ve Dünya Tarihi’ nin akışına yeni bir yön veren ATATÜRK’ ü, sadece Türk halkı değil, tüm dünya ulusları tanımakta ve takdirle anmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’ ni kuran Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve yakın silâh arkadaşları başta olmak üzere bu ülkenin varlık ve bekası için canlarını vermekten kaçınmayan tüm şehit ve gazilerimizi saygı ve rahmetle anıyorum, nur içinde yatsınlar, mekânları cennet olsun.

***

“Bu kitap benim kendi hecelerimle ve kendi kelimelerimle konuşmaya başladığım ilk sözlerimdir. Kendi yolunu yürümeye karar vermiş, yolda kılavuz kabul etmeyen hatasıyla sevabıyla ALEMLERİN RABBININ HUZURUNA her şeyiyle benim senaryom ve benim filmim olan bir hayat yaşadım geldim dediğim bir hayatın sıfırdan yaşanmaya başlandığı bir finish noktasından sonra verilen start işaretidir.”

“En büyük devrim kişinin kendi devrimini gerçekleştirmesidir. Kendini gerçekleştiremeyen bir insan evladının dilinde devrim sadece sosyal demokrat bir söylem olarak kalır.”

Yukarıdaki satırlar, Kastamonu İmam Hatip Lisesi mezunu olup 29 yıl din görevlisi olarak görev yaptıktan sonra emekliye ayrılan Sayın Mehmet TEKECİ’ ye aittir.

Sayın TEKECİ’ nin “Allah’ı Arayan İmam” adını verdiği kitabından ATATÜRK hakkında ilgimi çeken satırlarını aşağıya alıyorum:

***

Atatürk, insanımıza objektif olarak anlatılamamıştır.

… Harf Devrimi, Kılık Kıyafet Devrimi, Tevhidi Tedrisat Kanunu… Bu halkın önündeki karanlık dehlizleri ışıklandıran bu üç devrim insanımıza o kadar yanlış sunulmuştur ki, bugün bile konunun tarafları dürüst davranmamaktadır.

Harf Devrimi ile koskoca bir imparatorluk mirasının yeni nesille bağlarının koparıldığı iddia edilir. Harf Devrimi bu ülke insanının geçmişte ataları tarafından bırakılan eserleri okuyamaz duruma getirilerek cahil bırakıldığı savunulur. Oysa taraf olmak yerine objektif olarak neslimize onun bıraktıkları anlatılmış olsaydı her şey çok daha farklı olacaktı. Bu ülkenin maneviyat harçlarından biri olan muhteşem bir kişilik ayrımcılığın nedenlerinden biri gibi görünmeyecekti. Bu büyük günahın sorumluları bunun bedelinin altından kalkamayacaklardır.

Siyasi bir kişilik olarak değil de ülkemizin ortak bir değeri olarak konumlayabilseydik Atatürk’ ü, insanımızı bir arada tutan mayayı bulmuş olacaktık.

1919 yılında başlattığı özgürlük mücadelesini eğer neslimize iyi anlatabilseydik bugün yaşanan travmaların neredeyse hiçbirini yaşamayacaktık. Bu ülkenin “çü” ekiyle kendilerine etiket olarak yapıştırdıkları Atatürkçüler de en az diğerleri kadar sınıfta kalmıştır. Atatürk gibi devrimci bir ruhu stabil ve dogmalarla örtülü bir konseptin içine mahkûm etmişlerdir. Oysa insanlık tarihinde iz bırakmış insanları anlayabilmek için onun öncü bir ruh olduğunu sezmek gerekir.

Öncül insanlar stabil değildir. Onlar çoğalma eğiliminde olan insanlardır. Gelmeleri bu yüzdendir. Onlar sadece öncüdür. Kendileri gibi insanların yolunu açmak için gelirler. Bu ülkenin Atatürkçüyüm diye kendilerini etiketleyenleri onu çoğaltamamışlardır. Onu topluma mal edememişlerdir. Bu ülkenin topraklarında onun gibi özgür ruha sahip ve hedeften hedefe koşan korkusuz binlerce hatta milyonlarca Atatürk çıkmalıydı.

İşte o zaman Atatürk büyüyecek, toplumun ortak değeri olacak mavi gözlerinde yanan ışık bu devrimci ruhlarda bir meşale olup yanacaktı. Maalesef bunu bu ülkeyi yönetenler ve bu ülkeyi eğitenler başaramamışlardır.

Atatürk’ ün kurduğu cumhuriyet ve onun kazandırdıkları bugün bile yeterince ve doğru olarak anlatılamamaktadır. 21. Yüzyıl Türkiye’ sinde yetişen nesiller onun gerçek ufkuyla hâlâ tanışamamıştır.

Ülkemizin yaşadığı sorunların temelinde onun vizyonunu bu ülke insanına anlatamamak vardır.

Aradan neredeyse yüz yıl geçmesine rağmen hâlâ ülkeyi düşünce ve zihniyet olarak onun öngördüğü vizyona taşıyamamak vardır.

Yıllar yıllar sonra araştırdığımda hayatında başardıkları efsane başarılarla bu ülkeye kazandırdıklarını gördükçe kendimden ve insanlığımdan utandım.

19 Mayıs 1919’ da Samsun’a çıkıp, 29 Ekim 1923’ te Cumhuriyet’ i kurmak hesap edilecek bir başarı değildir.

4,5 yılda bütün umudunu yitirmiş 10 milyon civarında bir nüfusu önce organize etmek, sonra ordu kurmak ve o ordu ile bu kısa zamanda ülkeyi düşmanlardan temizlemek. Ardından da ülkenin yönetim şeklini komple değiştirerek 23 Nisan 1920 yılında kurulan meclis ile tamamıyla çalışan bir parlamenter sisteme geçmek. Bazı beyinlerin hesap bile edemeyeceği bir şeydir. O bunları tek tek başarmış ve ardından ülkenin imarı için bitmek tükenmek bilmeyen bir azimle çalışmaya başlamıştır. Cumhuriyetin kurulduğu 1923 Ekim ayından, öldüğü tarih olan 10 Kasım 1938 yılına gelene kadar 15 yılda aklın hayal edemeyeceği çabuklukta ülke ekonomisine katkı sağlayacak kurumların kurulmasına sebep olmuştur.

Anadolu Ajansı, Ankara Hukuk Fakültesi, Ankara Orman Çiftliği, Bursa Merinos Halı Fabrikası, Cumhuriyet Halk Partisi, Çocuk Esirgeme Kurumu, Demiryolları ve Limanlar Genel Müdürlüğü, Devlet Hava Yolları, Devlet İstatistik Enstitüsü, Elektrik İşleri Etüt İdaresi, Etibank, Halkevleri, Maden Tetkik Arama Enstitüsü, Merkez Bankası, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı, Sanayi ve Maadin Bankası, Sümerbank, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Şeker Fabrikaları, Uluslararası İzmir Fuarı, Türkiye İş Bankası, Ziraat Okulları ve Yüksek Ziraat Enstitüsü...

Cumhuriyeti ilân ettiğinde onu emanet ettiği gençliğe hedef olarak gösterdiği muasır medeniyetler seviyesi hâlâ gerçekleştirilmemiş ise bunda bu ülkenin gençliğini eğiten her kurum ve kişinin sorumluluğu vardır.

En yakın arkadaşlarının bile onun vizyonuna yaklaşamadığı bir dehanın yaptıklarını anlamak ve onun alt yapısını çözmek üst düzey bir zekâya ve tabi ki iyi niyetli bir bakış açısına sahip olmayı gerektirir.

Atatürk’ ü anlamak onu çoğaltmakla mümkündür.

Atatürk’ ü anlamak, onun gibi vizyonu yüksek, öngörüsü keskin ve aşkla insanlık için çalışabilecek nesiller yetiştirmek ile mümkündür.

Onun yokluk içinde 10 yılda başardıklarını bugün varlık içinde bir yılda başaracak muasır medeniyetler seviyesine gözünü dikmiş bir neslin ortada olmaması Atatürk ve Atatürk sevgisi adına söylenen bütün söylemleri ortada bırakır.

Onu sevmek için onun mirasını devam ettirmek gerekir.

Kaldığı yerden büyük bir azimle çalışarak onun koyduğu hedef olan muasır medeniyetler çizgisine ülke insanını taşımak gerekir.

Evrensel değerler ölçeğinde kabul gören yaşamıyla bir ulusu dünya sahnesine çıkarmayı hayal eden bu büyük ruha olan sevgi, ancak onun kaldığı yerden bayrağı devralmakla mümkün olacaktır.

Ahir zamanın indigo nesli onu anlayacak ve onun bıraktığı bayrağı alarak son hedefine çıkaracak ve oraya asacaktır.

Ruhu şâd olsun!

( Mehmet Tekeci, Allah’ı Arayan İmam, Sayfa 64- 69)

***

“En büyük devrim kişinin kendi devrimini gerçekleştirmesidir. Kendini gerçekleştiremeyen bir insan evladının dilinde devrim sadece sosyal demokrat bir söylem olarak kalır” diyen Sayın Mehmet TEKECİ’ nin kitabından küçük bir alıntı yaptım.

Elbette takdir okuyucuya aittir.

Bugünkü yazımızı, Prof. Dr. Ziya BURSALIOĞLU’ nun ATATÜRK’ ün bilimsel liderliği hakkındaki tespitiyle sonlandıralım:

“ ATATÜRK, birçok devlet adamının demeçlerinde değindiği, fakat davranışlarında gösteremediği, yönetimde- bilim, bilimde- yönetim eşleşmesinin liderliğini örneklemiştir. Her sektörde olduğu gibi, bilimde de kalkınma, liderlik sorunudur. Bu nedenle, bir toplumun bilimsel kalkınması da, devlet liderliği ile bilimsel liderliğin aynı kişi üzerinde birleşmesine bağımlı kalmaktadır. ATATÜRK döneminin bilimsel başarısı, işte böyle birleşimin ürünü olmuştur.”

ATATÜRK DİYOR Kİ:

“ NE MUTLU TÜRK’ ÜM DİYENE!”

GÜNCEL, GENEL BİR DEĞERLENDİRME:

“Hayat bir nalıncı keseri değildir; hep bana, hep bana, hep ben, hep ben diyemezsiniz. Bir kişinin size değer ve önem vermesini istiyorsanız, siz de ona değer vermeli ve onu önemsemelisiniz!”

Yorumlar (5) / Onay bekleyen (0)

Yorumunuz site yönetimi tarafından kontrol edildikten sonra görünecektir.

Yorum Ekle

Yusuf Deniz İNAN

13 Temmuz 2020 21:39
Kaleminize sağlık. Okumaktan keyif aldım. Bu düşüncelerin çoğalması dileğiyle.

F

13 Temmuz 2020 13:55
Kalemine sağlık Sevgi ve selamlar

Bora Büyüköner

13 Temmuz 2020 13:25
Sevgili kardeşim Ahmet, Ellerine ve kalemine sağlık. Yine güzel bir yazını okumanın mutluluğu içindeyim. Selam, sevgi ve saygılarımla...

Nizamettin EMIN

13 Temmuz 2020 12:32
Bü günlerde böyle bir yoruma ülkemi çok ihtiyacı var teşekkür ederim Ahmet kardesim

Azize Akvardar Nazlıer

29 Temmuz 2020 23:55
Kaleminize, yüreğinize sağlık.