Avrupa, Âri Irk Teorisi Ve Savaş Suçu

07 Mart 2022 16:08
Avrupa, Âri Irk Teorisi Ve Savaş Suçu

Rusya- Ukrayna Savaşı nedeniyle Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, savaş sırasında kurallara uymadığı ve insan haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle savaş suçlusu olarak tanımlanıyor,

 suçlanıyor. Doğrudur; savaş suçlusudur, yeri geldiğinde mutlaka cezalandırılmalıdır.

Peki, onu suçlayanlar çok mu masumdur?

Örneğin Ukrayna’ da ABD’ nin kışkırttığı Turuncu Darbe olarak da bilinen Maydan Olayları öncesinde (2010- 2014) görev yapmış olan, eski Ukrayna Başbakanı Mikola Azarov, Rusya Devlet Başkanı Vladimid Putin’ in, askerî harekât emri vererek Donetsk ve Lugansk halk cumhuriyetlerinde binlerce kişinin hayatını kurtardığını söylüyor.

Odessa’ da, Ukrayna yönetiminin desteklediği neo- Nazilerin sendika binasında 48 kişiyi diri diri yaktığını kaç kişi hatırlıyor?

Bu satırları okuyan herkese soruyorum, Donetsk ve Lugansk’ ta ne olup bittiğini kaç kişi merak edip de inceledi. Ukrayna güçlerinin bölge halkından binlerce kişiyi katlettiğini kaç kişi biliyor?

Şimdi biraz daha geriye gidelim, şimdilerde Rusya’ yı suçlayan Almanya’ yı görelim.

1800 sonlarındaki Alman ırk antropolojisine ve Amerikan âri ırk kuramcılarına göre, Avrupalı “beyaz ırktan” olan özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinden insanlar, en üst değerdeki insan kategorisine sahiplerdi. Bunun dışındakiler ise, aşağı kategorilerde insanlardı.

1’inci Dünya Savaşı’ndan 2’nci Dünya Savaşı’na kadar olan süre içerisinde, birçok yerde uluslararası konferanslar düzenlenerek, âri ırk kavramı etrafında yürütülen çalışmalar (daha sonra ideolojikleşti) sayesinde, âri ırk kavramı uluslararası bir harekete dönüştü ve birçok ülkede âri ırk için dernek ve enstitüler oluşturuldu. Bazı batılı ülkelerde de yasal düzenlemelere gidildi.

1900’lü yılların başlarında, Orta Avrupa’nın Germen, Kuzey Avrupa’nın İskandinavya toplumlarında, Nordik ırkın Âriliğini korumak ve kollamak amacıyla geliştirilen “Âri Irk- Race Hygiegni” teorisi, ilk önce, 1929- 1938 yıllarında; İsviçre, Danimarka, Finlandiya, İsveç ve Norveç’te kanunlaştırıldı ve uygulamaya konuldu.

1913 yılında İsveç’te ırk ayrılığı politikası gereği, Sami dilinin İsveç’teki okullarda konuşulması ve okutulması yasaklandı. İsveç’teki ırk politikasından dolayı, devlet konuyu bilimselleştirmek için Uppsala’da bir “Irk Biyoloji Enstitüsü” kuruldu. Bu ırk politikasına uygun olarak 1928’ de ormanlık alanda yaşayan Samilerin bölgedeki geleneksel yaşamlarına uygun hakları ellerinden alındı.

Âri Irk kuramının tıp ve sosyal politika alanında uygulanması ise, Norveç’te 1934 yılında hızla kanunlaştırıldı ve hayata geçirildi. 1941’de Nazi ideolojisi çerçevesinde, Norveç, “Âri Irk- Race Hygiegni” kanununda tekrar düzenleme yapıldı.

Sosyal Antropolog &Etnograf Sayın Sefa M. YÜRÜKEL’in Norveç’te göçerler diye bilinen “Taterlar” hakkında tespitlerini hatırlamakta yarar var:

“Âri Irk teorisyenlerine göre, Taterlar’ın çoğalması veya Âri Irk’tan birinin Taterlarla cinsel ilişki kurması, Âri Irk’a sahip Nordik toplum üyelerinin dejenerasyonuna yol açması tehlikesini de beraberinde getiriyordu. Bu yüzden, etnik Taterların, biyolojik olarak çoğalmasının önlenmesi ve bunlara karşı Nordik ırkın sosyal ve kültürel yapısının korunması gerekiyordu. Norveçli âri ırkçılara göre bu yüzden, Taterların çoğalmalarının önüne geçilmesi için de tek yol Taterların devlet desteğiyle zorla kısırlaştırılmasıydı.

Norveç devleti ve toplumu Âri Irk kavramının uygulanışında sadece kısırlaştırma yöntemini kullanmadı. Aynı zamanda kısırlaştırma yoluyla ehlileştirilemeyen Taterlara karşı, 1930 sonlarından itibaren onları psikolojik hasta olarak görüp, üzerlerinde insulin ve elektroşok yöntemleri uygulamaya başladı.

Bunun dışında, göçerlerden mevcut baskı ve soykırım politikasına hâlâ direnenler varsa, bu sefer beyne dışarıdan müdahale edilmesiyle pasifleştirme yöntemi olan, lobotomi (beyne müdahale) yöntemi uygulanmaya başlandı. Böylece Norveç’te, tıp ve psikoloji bilimine ideolojik ve ırkçı bir yaklaşım getirildi, biyolojik soykırım yapıldı.”

Almanlar, 1933- 1945 yılları arasında ırkçı Race Hygiegni ideolojisi çerçevesinde yaratmak istedikleri mükemmel Alman ırkçı hedefiyle, âri Alman olmayanları Çingeneler ve Yahudiler olarak belirlediler ve çeşitli şekillerde eylemlerle onları katlettiler.

1925 yılında Almanya’da yapılan “Çingene Sorunu” adlı bir konferansın ardından çıkarılan bir kanunla, işi olmayan Çingenelerin “toplum için tehlike yarattıkları gerekçesiyle” çalışma kamplarına gönderilmesine ve her yaştan Çingene’ nin kayıtları yapılarak polis tarafından arşivlenmesine karar verildi.

1927 yılında ise her Çingene’ nin kimlik kartı taşıması zorunlu kılındı.

1929 yılında, Almanya’nın Münih kentinde “Almanya’daki Çingenelere Karşı Mücadele Merkezi” oluşturuldu.

Nazilerin iktidara gelmesinden 10 gün önce, mevcut Alman hükümeti tarafından alınan bir kararla, Çingenelerin Alman vatandaşlara tanınan hakları ellerinden alındı.

1933 yılından itibaren Çingenelerin tiyatro, sinema ve müzikhollerde çalışmaları yasaklandı. İtfaiye örgütünde ve spor kulüplerinde çalışmaları sınırlandırıldı.

1933 yılında, Almanya’da çıkarılan bir kanunla, Alman âri ırkının korunması için, Çingenelerin 12 yaşından başlayarak hızlı bir şekilde zorunlu kısırlaştırılmaları ön görüldü.

1935 yılında çıkartılan “Nürenberg Alman Kanı’nı ve Irkı’nı Koruma Kanunu” çerçevesinde, Almanya’da âri ırktan olmayanların âri ırktan olan Germenler ve Nordiklerle (İskandinavlar) evlenmeleri yasaklandı.

1936 yılında, Alman bilim adamlarının âri ırk yaratmak için ürettikleri teorilerin ve yaptıkları genetik araştırmaların, siyasi ideolojiye katkılarıyla, Almanya’da mevcut iktidar, hangi oranda olursa olsun, Çingene kanı taşıyan herkesi suçlu olarak gördü.  Aynı yıl, Alman makamları aşağı ırktan olduklarını söyledikleri Çingeneleri, mahkûm iş gücü olarak çalıştırmak maksadıyla, çeşitli kamplara tehcir etmeye başladı.

1937 yılında yayınlanan bir kanunla, Almanya’daki Çingeneler “Ataları Asya’dan gelen, aşağı ırktan, tembel ve kökleşmiş suçlular” olarak kabul edildiler. Böylece Almanya’daki Çingeneler ikinci sınıf insan durumuna düşürüldüler.

1938 yılında, Alman Nazi liderlerinden Heinrich Himmler imzalı “Çingene Sorunu İçin Nihai Çözüm” adlı bir emirle, Çingenelere karşı sistemli olarak gerçekleştirilecek fiziki soykırım uygulamasının, teorik hazırlıklarına başlandı.

Çingeneler, aynı yıl kitleler halinde tutuklanarak Buchenwald, Mauthausen, Gusen, Dautmergen, Natzweiler ve Flossenburg kamplarındaki bloklara hapsedilmeye başlandı.

Ravensbruck’ta, Gestapo Şefi (SS) Heinrich Himmler’e ait bir kampta, üzerlerinde tıbbi deneyler uygulanan Çingene kadınların öldürülmeleri için özel bir yer yapıldı. Aynı yıl, Almanya ve Avusturya’dan 5 000 kadar Çingene, önce Lizmannstadt’daki gettolara sürüldü, oradan da Polonya’daki Chelmö imha kamplarına getirilip, gaz odalarında öldürüldü.

31 Temmuz 1941’de, Nazi liderlerinden Heydrich’in, “Einsatzkommando”larına (özel infaz kuvveti) verdiği bir emirle, tüm Çingenelerin, Yahudilerin ve aklî dengesi yerinde olmayanların öldürülmesine başlanması kararı alındı.

1943 yılında toplu olarak Auschwitz toplama kamplarına gönderilen Çingeneler gazla katledildi.

2/3 Ağustos 1944’te, “Zigeuneracht” (Çingenelerin Gecesi) diye bilinen gecede, tarihin en büyük Çingene katliamı yapıldı ve binlerce Çingene, Almanlar tarafından gaz odalarında ve insan fırınlarında yakıldı.

Araştırmacılara göre, toplama kamplarında çoğunluğu kadın ve çocuk 6 432 Çingene, Nazilerin ünlü arî ırk doktoru Dr. Josef Mengele tarafından, toplu olarak öldürme deneylerinde katledildi.

Geriye kalan Çingenelerden 13 614’ü ise toplama kamplarında açlıktan, hastalıktan ve diğer insanlık dışı şartlardan dolayı öldüler.

Naziler, Çingenelere tatbik ettikleri bu vahşeti, sözde bilimsel raporlarla savundular. Onlara göre Çingeneler kalıtımsal olarak hasta idiler.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Nazi Devleti yıkıldı, lider kadrosu işledikleri insanlık suçları nedeniyle cezalandırıldı. 1950 yılı başlarında, katliamlar nedeniyle tazminatlar ödenmeye başlandığı zaman yeni Almanya devleti yalnız Yahudilerin tazminat hakkı olduğuna karar verdi. Kendilerini savunacak bir siyasi organizasyona sahip olmayan Roman (Çingene) halkları göz ardı edildi ve dışlandı.

Almanya’da üstün ırk yaratmak için icat edilen “Race Hygiengni” ideolojisine ilişkin olarak, Yahudiler de, üstün ırk ve aşağı ırk sınıflandırmasında, aşağı ırk kavramına tabi tutuldular.

Yahudilere yönelik aşağılamanın kökleri Hitler’ in yönetimin başına geçmesinden oldukça geriye gider.

Jena Üniversitesi Tarih Profesörü Luden, 1816’ da yazdığı bir kitapta, Yahudilerin Almanların refahını ve ırksal karakterlerini bozduğunu ileri sürdü.

Göttingen Üniversitesi profesörlerinden Faul Botticher, 1853’ te yazdığı “Deutsche Schriften” (Almanca Yazılar) adlı kitabında, Yahudilerin ulus içinde ulus olduklarını ve onlara tahammülün olanaksız olduğunu yazdı.

Almanya’da Naziler’in 1933 yılında iktidara gelmesiyle birlikte, Yahudiler birer soykırım hedefi haline getirildiler. Nazi Partisi, 1 Nisan 1933 tarihini “Yahudi Boykot Günü” ilân etti. Parti, Alman halkını Yahudi dükkânlarını, esnafı, doktorlarını boykota davet etti. Fırtına Birlikleri (SA) ve SS (Nazi devleti üst düzey muhafızları), sahiplerinin Yahudi olduğunu halka duyurmak üzere, sabah saat 10.00’da tüm Almanya’daki Yahudilerin sahip olduğu işletmelerin önüne dikildi. Dükkânların vitrinlerine Almancada "Yahudi" anlamına gelen "Jude" kelimesi yazıldı; kapılara sarı ve siyahla boyanmış Davut Yıldızı çizildi.

Yahudiler dükkânlarına, bürolarına, işyerlerine “Almanlar! Kendinizi sakının! Yahudilerden alışveriş yapmayın!” yazılı pankartlar asmaya zorlandı.

Almanya’ da yaşayan Yahudi kökenli bilim adamlarının çalışmaları yok sayıldı, kitapları yakıldı.

15 Eylül 1935’ te Nürnberg Yasaları çıkarıldı. Yahudiler ikinci sınıf vatandaş haline getirildi ve siyasî haklarının çoğu ellerinden alındı. Ayrıca Yahudilerin "Alman kanından ya da Alman kanıyla ilişkili" insanlarla evlenmesi ya da cinsel ilişkide bulunması da yasaklandı. "Irksal alçaklık" olarak bilinen bu durum bir suç hâline getirildi.

1938 yılında, Nazi iktidarı tarafından çıkarılan bir kanunla, Yahudilerin hiçbir şekilde mülk edinemeyeceği, Yahudi doktorların âri ırktan bir Almanı muayene edemeyeceği vb. ırkçı kararlar alındı.

9 Kasım 1938 tarihinde başlayan ve 10 Kasım sabahına kadar süren, “Kristallnacht” (Kristal Gece) adı verilen ve sonradan çok ünlenen bir eylemle, Naziler tüm Almanya’da Yahudilere ait iş yerleri, evleri, mağazaları, okulları, ibadethaneleri yakıp yıktılar. Öldürülenlerin dışında en az 30 000 kişiye yakın Yahudi tutuklanarak toplama kamplarına gönderildi.

1939′da 2’nci Dünya Savaşı patlak verdiği sırada Yahudiler artık Alman vatandaşı olmaktan çıkmıştı; devlet okullarına gidemiyor, fiilen hiçbir iş kuramıyor, hiçbir işte çalıştırılmıyorlardı. Hiçbir parka, kitaplığa ya da müzeye sokulmuyorlardı; gettolarda yaşamaları zorunluydu.

1941′e gelindiğinde Yahudilerin telefon ve kamu ulaşım hizmetlerinden herhangi bir biçimde yararlanması yasaklanmıştı; altı yaşından büyük her Yahudi’nin, üzerinde Yahudi yıldızı bulunan sarı bir kolluk takması zorunlu kılınmıştı.

Yetmedi, Naziler, Yahudilerin büyük çoğunluğunu Auschwitz- Birkenau, Maldanek (Lubnin) gibi toplama kamplarında kurşuna dizerek, asarak, yakarak, gaz odalarında boğarak katlettiler.

Günümüzde bu toplama kampları ziyaretçilere açık bir müze şeklindedir. 1987 yılında Auschwitz’ i görmek kısmet oldu. İlginçtir bu kamplar Yahudi turistlerden geçilmiyor.

***

Bu Âri Irk- Öjenik konusu sadece Avrupa’da gündeme gelmedi. 1926 yılında kurulan Amerikan Öjenik Derneği 1926 yılında kuruldu. ABD’li Öjenikçiler, küçük gördükleri toplumlardan gelen göçmen sayısını sınırlamayı desteklediler; akıl hastaları, geri zekâlılar ve sara hastalarının kısırlaştırılması gerektiğini ileri sürdüler. Bu çabaların sonucunda ABD’deki eyaletlerin yarısından çoğunda kısırlaştırma yasaları çıkarıldı. Öjenikçilerin düşünceleri giderek şiddetli eleştirilere neden oldu. Gelişmeler sonucunda öjeniğin amacı istenmeyen genetik özelliklerin saptanması ve yok edilmesi olarak yeniden belirlendi.

***

Tarihin tozlu sayfalarını açmaya devam edelim. Avrupa tarihi incelendiğinde, karşımıza inanılması son derece güç bir insan hakları ihlâli, asimilâsyon ve acımasız tehcir örnekleri çıkar. Kendilerini dünyanın en gelişmiş insan topluluğu olarak gördüklerinden, özellikle de tarihten gelen bir eziklikle Türkler’ e hep yukarıdan bakmayı alışkanlık edinmiş Avrupalıların tarihi utanç verici insanlık dışı olaylarla doludur.

Tarihin bu utanç dolu sayfalarından biri de, Almanların 1904- 1907 yılları arasında Batı Afrika’da Namibia’da gerçekleştirdikleri Herero ve Nama Soykırımı’dır.

Almanlar, pek hatırlamak istemedikleri bu olaya “Aufstand der Herero und Nama” (Herero ve Nama Başkaldırısı) adını vermişlerdir.

***

Namibia, Afrika’nın güney batısında bir kıyı ülkesidir. (Afrikaner dilinde: Namibie Suıowesafrika) 1900’lü yıllarda Damaraland olarak adlandırılan ve 1990’a değin Güney Afrika Cumhuriyeti’nin yönetimi altında kalan Namibia, o tarihte bağımsızlığına kavuşmuştur.

Ülkenin güneyinde Namaland ‘ta bir Krokoi (Hotanto) topluluğu olan Namalar yaşar. Namalar eskiden koyun ya da sığır hayvancılığıyla uğraşan bir topluluktu. Ama XIX. yüzyıldan XX. yüzyıl başlarına değin Almanlarla kesintisiz biçimde sürdürülen çatışmalar Nama nüfusunu büyük ölçüde azalttı. Günümüzde içlerinde halen hayvancılıkla uğraşanlar da bulunmasına rağmen Namaların çoğu yöredeki beyazların çiftliklerinde çoban, bahçıvan ya da ev işçisi olarak çalışmaktadır.

Namaland’ın kuzeyinde, Bantu dili konuşan etnik bir topluluk olan Hererolar vardır. Bunların yurtları olan Hereroland , Kalahara Çölü’nün batı kesiminde yer alır. Hererolar eskiden seyrek ağaçlıklı çayırlarda otlattıkları büyük sığır, koyun ve keçi sürülerinin et ve sütleriyle geçinirdi. XIX. yüzyılın ortasında Avrupalılarla ilk karşılaşmalarından sonra bazıları ek olarak bahçecilik de yapmaya başladı.

Herero ve Namalar’ın, 1904-07 arasında Almanların bölgeyi sömürgeleştirme girişimlerine karşı verdikleri mücadele, nüfuslarının dörtte üçünün yok olmasına ve geride kalanların bugünkü Hereroland’ın genelde barınmaya elverişsiz olan bozkır alanlarına yerleşmelerine yol açmıştır.

***

1480’lerin sonlarında Portekizli denizciler Cross Burnu, Walwis Koyu ve Dias Burnu çevresindeki kıyı bölgelerini keşfettiler. XVII, XVIII ve XIX. yüzyıl başlarında Hollandalılar ve İngilizler kıyı şeridinin yanı sıra iç kesimlerdeki yörelere seferler düzenlediler. Ardından fok ve balina avcılığı olanakları, değişik ülkelerden denizcileri bölgenin kıyı açıklarına çekti.

1800’lerden itibaren, Avrupa’nın kapitalist sömürgeci devletleri, yer altı ve yerüstü kaynaklarından yararlanabilmek için Afrika’yı kendi aralarında pay ettiler. Almanya’nın payına da (günümüzdeki adıyla) Namibia düştü.

İngilizler, Afrika’da o dönemde yaşanan “Afrika Dalaşı” sırasında, bölgede hiçbir ilgisi olmadığını açıklayarak, o sıralarda Afrika’da neredeyse hiç sömürgesi bulunmayan Almanların, Avrupa dışında yerleşebilecekleri tek yere sahip çıkmasına göz yumdular.

1840’larda, Ren Misyon Derneği’ne bağlı misyonerlerle birlikte bölgeye Alman koloniciler akın etmeye başladı.

1884’te, Bismarc’ın girişimiyle etkin bir politika benimseyen Almanya, bölgeyi koruma altına aldı ve Franz Adolf Eduard Lüderitz’in çabalarıyla, Herero ve Namaların yaşadığı bölgede bir Alman Kolonisi kuruldu.

1891 yılından itibaren de, Almanlar, kendi egemenlik alanlarını genişletmek, ham madde ve işgücü gereksinimini karşılamak ve deniz ticaretlerini geliştirmek için Namibia’nın bereketli topraklarını seçerek yerli halkın elinden aldılar ve geniş çiftlikler oluşturarak oralara yerleşmeye başladılar. Aynı zamanda, bölgede, kendilerinden önce var olan yerli halkları egemenlikleri altına almak için, çeşitli metotlar ve stratejiler geliştirdiler. Sonuçta yerli halkı köleleştirerek Alman göçmenlerin ve Alman askerlerin hizmetine verdiler.

Bu sömürgeci stratejinin hayata geçirilmesi sırasında, Almanya’dan  1891 yılında 539, 1896 yılında 2025, 1904 yılında 4 500 Alman  göçmen getirildi. 1914’e gelindiğinde bu rakam 14 000’e ulaştı.

Hem Namaların hem de Hereroların geleneksel yaşam alanlarını tehdit eden bu durum, Almanlarla aradaki gerginliği artırdı.

1904- 1907 yılları arasında, Namibia’nın yerli halkının en büyük kesimini temsil eden ve 80 000 nüfuslu Hererolar ile 20 000 civarında nüfusu olan Namalar, Almanların kendilerine yaptıkları baskılara, kendi bölgelerine pervasızca yerleşmelerine ve Herero kadınlarına tecavüzlere karşı çıktılar.

Hererolar, Büyük Şef Samuel Maharero, Namalar ise Kral Hendrik Witbooi’in önderliğinde ayaklanarak, Alman asker ve yerleşim yerlerine saldırmaya başladılar.

Alman sömürge yönetimi ise, yerli halkın bu hoşnutsuzluğunu, kendilerine karşı bir ayaklanma kabul ederek, onların yok edilmesi kararını aldı.

Merkezi Alman yönetimi, olağanüstü yetkilerle donatılan General Lothar von Trotha’yı, 14 000 asker, 36 top ve 14 makineli tüfekle bölgeye sevk etti.

General Lothar von Trotha’nın amacı bölgeyi mutlak hâkimiyetine almak ve karşı koyanları yok etmekti.

General Trotha, bu amaç doğrultusunda, (Almanca ‘Yok Etme Emri’ anlamına gelen Vernichtungsbefehl başlığıyla) bir EMİR/ İLÂN/DUYURU yayınladı; burada bölgede yaşayan yerlilere karşı bir soykırım amacı güden harekâta ilişkin hedefini şöyle açıkladı:

“...Almanlar’ ın egemen olduğu her yerde, silâhlı veya silâhsız sığır çobanı olan ya da olmayanlarını ( yerli halkı kastediyor) kesinlikle vurun.  Bundan sonra kadın ve çocuklar benim için önemsizdir.  Bunların hepsinin Almanlar’ ın yatırım yaptıkları bölgelerden zorla çıkarılmasını istiyorum. Eğer çıkmazlarsa hepsini vurun, öldürün. “ (Botswana Ulusal Arşivi’nde bulunan bu emir/mektup, 2’nci Dünya Savaşı sırasında Almanya arşivleri büyük ölçüde tahrip olduğu için, soykırımın en büyük delili olarak görülüyor.)

Alman İmparatoru‘nun çok zalimane bulduğu bu emir kaldırılıncaya kadar, çok sayıda Herero ve Nama öldürüldü. Emrin geçerliliği kalmamasına rağmen, bu emirle başlayan öldürmeler daha sonra katliama giden yolun başlangıcı oldu.

Herero ve Namalarla Alman askeri birliği arasındaki muharebeye, Waterberg Muharebesi adı verilir. Yerlileri üç taraftan kuşatan Alman askerleri, muharebe alanında yakaladıklarını öldürdüler, kurtulabilen yerliler bölgenin doğusundaki Kalahari Çölü’ne kaçtılar.

General Trotha, bunun da önlemini almış, ayaklanan yerlilerin kaçış yolu üzerindeki su kuyularını zehirleterek onları susuzluğa mahkûm etmişti.

Yine de, buralardan kurtulabilenler İngiliz yönetimindeki Bechuanaland bölgesinde( günümüzde Botsvana devletinin bulunduğu bölge) bulunan İngiliz toplama kamplarına sığındılar.

Almanlar, muharebeden ve ölüm tuzaklarından kurtulabilen bölgede yakaladıkları tüm Herero ve Namaları, bölgede hazırladıkları toplama kamplarına kapattılar. Bunlar kamplarda çeşitli amaçlar için çalışmak zorunda bırakıldı.En asgari insanî şartların bile sağlanamadığı kamplarda yaşayan Hereroların çoğu fazla çalışma, yetersiz beslenme ve hastalıktan hayatını kaybetti.

Bazı kamplarda kocaları ölmüş Herero ve Nama kadınlar ve genç kızlar bulunuyordu. Bunlar Alman askerlerin ihtiyaçlarına cevap vermek için oradaydılar.

Alman baba ve yerli kadınlardan meydana gelen çocuklar için de, özel kamplar kurulmuştu.

Toplama Kampları, bazı antropolojik ve tıbbi araştırmalara da sahne oldu. Alman Antropolog Prof. Dr. Eugen Fischer, ırklar üzerinde bazı tıbbî deneyler yapmak için kamplarda bulundu.Fischer, aşağı ırktan olarak değerlendirdiği insanların yok edilmesini savunuyordu. (Fischer’in bu fikri, Nazi rejimi sırasında büyük ilgi ve beğeni gördü, Fischer, Berlin Üniversitesi Rektörlüğü’ne getirildi. Fischer’in öğrencisi Josef  Mengele, Holokost sırasında Yahudi çocuklar üzerinde genetik deneyler  yapacaktır.)

Alman Prof. Eugen Fischer, Almanya’ya dönerken yanında 400’den fazla Herero kafatası getirdi. Bu kafatasları üzerine yaptığı çalışmayı E. Baur ve F. Lenz ile birlikte yazdığı “Menschliche Erblichkeitslehre ve Rassenhygiene” (İnsan Kalıtım Öğretim ve Irk Hijyen) adıyla kitaplaştırdı.

(Prof. E. Fischer’in kitabı ilk baskısını 1921’de yaptıktan sonra, defalarca yeni baskı yapılarak yayımlandı. E. Fischer ve kitabıyla ilgili yapılan yorumlarda, Adolf Hitler’in kitabın 1923 tarihli ikinci baskısını okuduğu ve fikirlerden çok etkilendiği yazılıdır. Hitler, hapisteyken kitabı elinden düşürmemiştir.)

Dr. Bofinger de, iskorpite yakalanan esirlere yüksek oranda arsenik ve uyuşturucu madde enjekte ederek ölmelerine neden oldu. Bofinger’in amacı, öldürdüğü bedenleri daha sonra otopsiye alarak, bu maddelerin vücut üzerindeki etkisini incelemekti. 

1908’de bölgede elmasın bulunmasının ardından göçmen sayısı artarken, yerli halkın sayısı azalmaya başladı.

1911 yılına gelindiğinde ise, 80 000 Herero’dan sadece 15 130 kişi, 20 000 Nama’dan sadece 9 781 kişi hayatta kalabilmişti.

Ünlü soykırım araştırmacısı R. J. Rummel, konuyla ilgili olarak yaptığı araştırmalarda soykırıma uğrayanların sayısının esasında yukarıda verilenlerden çok daha fazla olduğunu, esas sayının 132 000 kişiyi kapsadığını, kadın- erkek ve çocuk binlerce Herero ve Nama’nın Almanların soykırımından kurtulamadığını belirtmektedir. ( Bkz. Lothar von Trotha quoted from Jan- Bart Geward, Hereros ; A Socio- Political History of the Herero of Namibia 1890- 1923, Ohio, Ohio University Press, 1999, s. 172-173 )

Birinci Dünya Savaşı sırasında Güney Afrika’nın harekete geçirdiği birlikler Alman kuvvetlerini yenilgiye uğratarak bölgeyi işgal altına aldı.

Versay Barış Antlaşması, Birinci Dünya Savaşı sonunda, İtilâf Devletleri ile Almanya arasında, 28 Haziran 1919’da imzalandı. Antlaşmayla, Güney Batı Alman Afrikası (Namibia) , Güney Afrika Birliği’ne bırakıldı.

Namibia’nın, 1921 yılında da, Milletler Cemiyeti’nin kararıyla, Güney Afrika’nın manda yönetimine bırakılması resmileşti.

1 nci Dünya Savaşı’ndan sonra, Almanya’nın Herero ve Nama soykırımı uzun süre hiç gündeme gelmedi.

1985’te Birleşmiş Milletler tarafından yayımlanan Whitaker Raporu’nda, Hererolar ve Namalara karşı girişilen katliamlar, XX. yüzyılda gerçekleştirilen ilk soykırım olarak tarihe geçti.

1990’da Namibia’nın bağımsızlığna kavuşmasından sonra, Herero/Nama Soykırımı tekrar gündeme geldi.

2004 yılında, soykırımın 100’üncü yılında, Almanya Kalkınma Bakanı Heidemarie Wieczorek-Zeul,  Herero ve Namalar’dan ‘resmi olmayan’ bir özür diledi.

“O dönemde uygulanan vahşet, bugün soykırım olarak isimlendirilirdi ve bugün, General von Trotha’ya dava açılır ve o, mahkûm edilirdi. Biz Almanlar, tarihi ve ahlaki sorumluluğumuzu ve o dönemdeki Almanlar tarafından işlenen suçu kabul ediyoruz. Ve dolayısıyla, Mesih’in duasındaki sözlerle, günahlarımızı affetmenizi diliyorum. Bilinçli bir hatırlama süreci olmaksızın, üzülmeden, uzlaşı olamaz. Hatırlama, uzlaşının anahtarıdır’ dedi. İzleyenlerin ‘özür talebi’ üzerine Bakan, ‘Bu ifadelerinin Almanya’nın kolonyal dönemde işlediği suçlar adına bir özür anlamına geldiğini’ ifade etti.

Fakat daha sonra, bu ifadelerin kişisel olarak Wieczorek-Zeul’ü bağladığı ve hükümetin resmi politikasıyla ilgisi olmadığı açıklandı.

2007 yılında, soykırıma imza atan General von Trotha’nın torunu Wolf_ Thilo von Ttrotha, yerli Herero şeflerinin davetiyle Omaruru’yu ziyaret etti ve “Von Trotha ailesi olarak biz, 100 yıl önce gerçekleşen feci olaylar sebebiyle derin bir utanç içindeyiz. O dönemde, insan hakları büyük ölçüde ihlal edilmiştir” diyerek ailesi adına dedesinin yaptıklarından dolayı Hererolardan özür diledi.

2008 yılında, Namibia’nın Almanya Büyükelçisi Prof. Dr. Peter H. Katjavivi, Almanya’dan, Prof. Fıscher’in Almanya’ya dönerken yanında getirdiği kafataslarını geri istedi.

Kafatasları, 2011’de Namibia’ya iade edildi.

Herero ve Nama soykırımını Almanya unutmak ve hatırlamak istemese de, zaman zaman gündeme geliyor.

2012 yılında sol partiler parlamentoya Herero/Nama Soykırımının kabul edilmesi için bir önerge sundular ama hükümet bunu reddetti.

Basında yer alan haber ve yorumlardan anlaşıldığı kadarıyla, sonunda Namibia’ya tazminat ödenmesi konusu gündeme geleceği için, Almanya resmen özür dilemeye yanaşmıyor.

*

Herero ve Nama soykırımında uygulananların, Almanlar’ın 2’nci Dünya Savaşı’nda uyguladıkları toplama kampları, kamplardaki antropolojik deneyler, üstün ırk fikrinin bilimsel çalışmaları, insanları bulundukları yerlerden alarak istemedikleri bölgelere zorunlu göçe tabi tutmalarına bir örnek olduğu (her ne kadar Almanlar bunu kabul etmek istemese de) anlaşılıyor.

Almanya anti-semitizm, Faşizm, Nazizm ile yüzleşti ama henüz Irkçılık ile yüzleşmedi. Üstelik kolonyal suçlara yönelik inkârcı bir tutum sergiliyor.

Eski Namibia Başbakanı Theo Ben Gurirab’ın, “Almanya, İsrail veya Polonya’ya karşı suçlarından ötürü özür diledi. Çünkü onlar beyaz. Biz siyahız ve bundan ötürü özür dilemek sorun oluyorsa, bu ırkçılıktır “ sözleri, Almanya’nın ırkçılığa yaklaşımını göstermektedir.

Kısacası Almanlar, kendi tarihlerini hatırlamak istemiyor; Herero/Nama Soykırımını resmen kabul etmiyor; tazminat taleplerini açıkça reddediyor; acıları dindirmek için olumlu adım atmakta isteksiz davranıyor; bütün bunların üstüne, sözde Ermeni Soykırımını gündeme çekerek, kendilerini unutturmak istiyorlar.

Tarihin tozlu sayfalarını hem Almanlara, hem de dünyaya hatırlatmakta yarar var.

GENEL DEĞERLENDİRME:

XIX.yy.da ortaya atılan “Âri Irk “ kavramı, Joseph Arthur Gobineau, Houston Stewart Chamberlain ve Francis Galton tarafından hararetle savunuldu. Bu kurama göre Âri Irk, Samilerden, Sarı ve Siyah ırklardan daha üstündü. En katışıksız Âri topluluğu ise Germenlerdi. Antropologlar tarafından XX.yy. ikinci çeyreğinde çürütülen bu görüşe Adolf Hitler ve Naziler sahip çıktılar.

Nazi Almanyası, Ârı Irk Teorisi’ne, yani Üstün Irk teorisine inandığı için, bir takım uygulamalara kalktı, ülkesinde yaşamakta olan ve kendi ırkından görmediklerini aşağılayarak dışladı. Irkça katıksız olan Alman kadınlarının mümkün olduğu kadar çok Âri ırktan çocuk yapmaları için teşvik edildi. Konu giderek şiddete dönüştü, saf Alman ırkından olmadığına inanılan toplumlar ya sürüldü,  ya da bir şekilde katledildi.

Bu yazıda Âri Irk teorisi ve uygulamasını biraz da olsa ortaya çıkarmaya çalıştık.

Avrupa ülkelerinin soykırım ve katliamları ise uzun bir yazı dizisi gerektirir. Hangi birini yazalım ki:

Fransızlar’ ın Cezayir, Fas ve Tunus’ ta;

İngilizler’ in Hindistan’da, Avustralya’ da;

İspanyollar’ ın Güney Amerika’da;

İtalyanlar’ ın Libya’ da;

Belçika’nın Kongo’da yaptıkları yenilir yutulur gibi değil!

Sırplar’ ın 1995’ te Srebrenitsa’ da binlerce Müslüman Boşnak’ ı katlettiklerini de unutmadık!

Yunan aşırı milliyetçileri tarafından 27 Haziran 1944 tarihinde, Çamerya Arnavutları’ na karşı gerçekleştirilen Çamerya Soykırımı var.

Danimarkalılar’ ın savaştan kaçan Alman mültecilere, İsveç’ te Samiler’ e (Laplar’ a)  yaptıkları katliamlar dizisine şöyle bir değinmek için bile onlarca yazı kaleme almak gerekir.

Fransızlar’ ın 1917 yılında Çad’ da, bölge tarihinin en kanlı olayı olarak bilinen Kub Kub katliamında 400 Müslümanı namaz kılarken topluca katlettiklerini hatırlayan var mı?

İlginçtir, Fransa’ da, 1572 senesinde, Fransa Kralı IX. Charles’ ın emriyle,  Aziz Bartolomeos  Yortusu’ nda, sokağa dökülen Katolikler,  Huguenot’ları (Fransız Protestanları) yakaladıkları yerde vahşice öldürdüler. Ülkenin dört bir yanında 60 000 civarında Protestan, inanç ayrılığı yüzünden Katolikler tarafından katledildi.

İlk anda aklıma gelenleri yazdım, unuttuğum ya da aklıma gelmeyen kim bilir neler var?

Cezayir katliamı karşısında hakikati söyleme cesaretini gösterebilmiş ender Fransız aydınlarından Jean Paul Sartre isyanını şöyle diye getirmişti:

“Yapabilirsek kendimize şöyle bir bakalım ve bize ne olduğunu görelim. Önce o beklemediğimiz manzarayı, insanlığımızın çıplak halini bir seyredelim. Görüyorsunuz, çıplak ve gözü de okşamıyor. “

Tüm Türk tarihinde ırkçılık, üstün ırk, aşağı ırk gibi kavramlar hiç olmamış, hiçbir etnik unsur küçümsenerek dışlanmamıştır.

Bütün bunlara ilâve olarak, Avrupa ülkelerinin Rusya’ yı soykırımla suçlamalarından önce dönüp kendi yaptıklarını hatırlamanın sırasıdır.

KAYNAKLAR:

Bingün, Faruk Hakan: “ Nazi Almanyası’ ndan Kaçarak Türkiye’ ye Sığınan Alman Bilimadamı ve Sanatçıları”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 1990.

Öke, Mim Kemâl: “ Ermeni Sorunu 1914- 1923” (Devletin Dış Politika Araç Alternatifleri Üzerine Bir İnceleme), Türk Tarih Kurumu Yy, Ankara, 1991.

Manisalı, Erol: “ İçyüzü ve Perde Arkasıyla Avrupa  Çıkmazı”, 3. Basım, Otopsi Yy, İstanbul, 2001.

Türen, Ahmet Özgür: “ Atatürk Ülkesine Sığınanlar”, Destek Yy, İstanbul, 2019.

Yavi, Ersal-Yavi, Necla Yazıcıoğlu: “ Avrupa Birliği’ nin Önlenemez Düşüşü”, Yazıcı Yy, İzmir, 2004.

YÜRÜKEL, Sefa M: “Batı Tarihinde İnsanlık Suçları”, Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı Yayını, İstanbul, 2004

Birleşmiş Milletler, Soykırımı Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme Kabul Ediliş Tarihi: 9 Aralık 1948; Yürürlüğe Giriş Tarihi: 12 Ocak 1951.

                Tarihten Bir Kesit, Milli Eğitim Bakanlığı, Aylık Eğitim Dergisi, Nisan 2003, Yıl: 4, Sayı: 38.

 

Kaynak : www.yalovamiz.com

Yorumlar (0) / Onay bekleyen (0)

Yorumunuz site yönetimi tarafından kontrol edildikten sonra görünecektir.

Yorum Ekle